Uluslararası politika teorileri ve dünya politikası gerçekleri

//Uluslararası politika teorileri ve dünya politikası gerçekleri

Uluslararası politika teorileri ve dünya politikası gerçekleri

‘Dünya politikası’nda tartışmalar durmuyor

Ne tarih ne de tartışmalar 1914’te durdu. 1970’lerde, yükselen karşılıklı ekonomik ve toplumsal bağımlılığın uluslararası politikanın doğasını değiştirdiği yolundaki liberal iddialar yeniden boy gösterdi.

1980’lerde Richard Rosecrance, devletlerin güçlerini iki yoldan, toprak ele geçirme yoluyla saldırgan bir biçimde ya da ticaret yoluyla barışçı bir biçimde artırabileceğini yazdı. Örnek olarak Japonya deneyimini kullandı:

  • 1930’larda Japonya topraklarını genişletmeye çalışmış ve İkinci Dünya Savaşı faciasını yaşamıştı. Ama o tarihten itibaren ticareti ve yatırımları kullanarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi (resmi döviz kurlarıyla ölçüldüğünde) ve Doğu Asya’da önemli bir güç durumuna geldi. Demek ki, Rosecrance ve modern liberaller uluslararası politikanın doğasının değişmekte olduğunu savunmaktadır.

1910: Savaş denen görünmez vampir

Savaşa son vermek için başka bir neden olmasa bile, sadece getirdiği mali yıkım, er ya da geç dünyanın uygar ülkelerinin aklını başına getirmek zorunda. Leland Stanford Üniversitesi Rektörü David Starr Jordan’ın Tufts College’da söylediği gibi, gelecekte savaş mümkün değil, çünkü ülkelerin mali olarak bunun altından kalkmalarına imkân yok. Rektöre göre, Avrupa’da savaş borçlarının tutarı 26 milyar dolar ve ülkelerin asla ödemeyeceği ve yoksul insanlara yılda 95 milyon dolar vergi yükü bindiren bu paranın tamamı o görünmez vampire ödenmek zorunda. Barış zamanında militarizmin getirdiği yükler, zaten aşırı borç yükü altında olan önde gelen ülkelerin gücünü tüketiyor. Büyük bir savaşın kesin sonucu, altından kalkılması imkânsız bir iflas olacaktır.

—The New York World

Sınırların olmadığı bir dünya politikası

Bazı yeni liberaller daha da ilerilere bakar ve karşılıklı ekolojik bağımlılıktaki muazzam büyümenin, iç politika ile uluslararası politika arasındaki farkları, insanlığı sınırların olmadığı bir dünyaya doğru ilerletecek kadar bulanıklaştıracağına inanırlar.

  • Örneğin, yukarı atmosferdeki ozonun tükenmesi cilt kanserine yol açıyorsa, sınırlar olsun olmasın herkes bundan etkilenecektir. Karbondioksit birikmesi iklimi ısındırıp kutuplardaki buzulların erimesine neden oluyorsa, denizlerin yükselmesinden bütün kıyı devletleri etkilenecektir. AIDS ve uyuşturucu gibi bazı sorunlar sınırlardan o kadar kolay geçmektedir ki, her an başka bir dünyanın yolunu tutabiliriz.

Yeni dünya politikası ve geleneksel devletler

Princeton Üniversitesi’nden Prof. Richard Falk, bu uluslarötesi sorunların ve değerlerin son 400 yıldır hâkim olan uluslararası sistemin devlet merkezli yönelimini değiştireceğini savunmaktadır. Uluslarötesi güçler Westphalia Barışı’nı feshetmekte ve insanlık yeni bir uluslararası politika biçimine doğru ilerlemektedir.

Realistlere göre ise, Irak 1990’da küçük komşusu Kuveyt’i istila ettiğinde, gücün ve savaşın her daim mevcut tehlikeler olduğunu göstermiştir. Liberaller buna, Orta Doğu’da politikanın kural değil istisna olduğu karşılığını vermiştir. Onlara göre, zaman ilerledikçe, dünya egemen devletler sisteminin anarşisinin ötesine geçmektedir. Uluslararası politikanın doğasına ve nasıl değiştiğine ilişkin bu aykırı görüşler arasında yakın gelecekte bir uzlaşma sağlanmayacaktır.

Realistler sürekliliği vurgular, liberaller değişimi. İkisi de diğerinden daha gerçekçi olma iddiasındadır. Liberaller realistleri geçmişin büyüsüne kapılarak değişime körleşen sinikler olarak görme eğilimindedir. Realistler ise liberalleri ütopyacı hayalperestler olarak nitelemekte ve düşüncelerini “globalonculuk” olarak yaftalamaktadır.

Realistler ve liberaller: Peki kim haklı?

İki taraf da hem haklıdır hem haksız. Kesin bir cevap verebilmek hoş olurdu, ama o kadar doğru ve ilginç olmazdı. Bugünün dünyasına kimliğini veren süreklilik ve değişim harmanı, görüşleri sentezleyen tek bir açıklamaya varmayı olanaksızlaştırmaktadır.

Uluslararası politika ve fizik bilimi

Uluslararası politika değişebilir insan davranışlarını da içerdiğinden hiçbir zaman fizik bilimi gibi olmayacaktır: Uluslararası politikanın güçlü bir determinist kuramı yoktur.

Ayrıca, realizm ve liberalizmden başka yaklaşımlar da bulunmaktadır. Geçen yüzyılın büyük bölümünde Marksizm pek çok insan için popüler bir seçenekti. İlkin Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ortaya koyulan, sonradan başka kuramcılar tarafından geliştirilip uyarlanan Marksizm, kapitalist devletlerin iç ekonomik yapısına odaklanır.

Sınıf, üretim ve mülkiyet ilişkilerine yoğunlaşma kimi zaman ekonomik indirgemecilik ya da tarihsel materyalizm olarak adlandırılmıştır.

Marksistler analizlerini ekonomik dürtülerle ya da kapitalist küreselleşmeyle sınırladıklarından milliyetçiliğin, devlet gücünün ve jeopolitiğin önemini görememişlerdir.

Diplomasinin önemini ve güç dengesini dikkate almamaları, uluslararası politikanın doğru anlaşılmamasına ve hatalı öngörülere yol açmıştır.

1991 ‘de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce bile, Marksist kuramın büyük kapitalist devletler arasındaki barışı ve bazı komünist devletler arasındaki savaşı açıklamayı başaramaması, izah yarışında gerilerde kalmasına neden olmuştur.

  • Örneğin, 1978’de Vietnam Kamboçya’yı istila etmiş, 1979’da Çin ile Vietnam arasında savaş çıkmış, 1969’da da Sovyetler Birliği ile Çin arasında çarpışmalar meydana gelmişti.

‘Uluslararası politika’da Marksizm etkisi

1960’larda ve 1970’lerde Marksizm’e dayanan bağımlılık kuramı popülerdi. Bu kuram küresel piyasanın “merkezi”ndeki zengin ülkelerin yoksul ülkeleri kontrol edip “çevre”de tutacağı öngörüsünde bulunuyordu.

Birinci Dünya ülkeleri ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki hem tarihsel emperyalizmin hem de kapitalist küreselleşmenin sonucu olan ekonomik ve siyasi bölünmeye Kuzey-Güney bölünmesi de deniyordu.

Bağımlılık kuramı ekonomik eşitsizliğin bazı yapısal nedenlerinin aydınlatılmasına yardımcı olmakla birlikte, 1980’lerde ve 1990’larda, Güneydoğu Asya’daki Güney Kore, Singapur ve Malezya gibi çevre ülkelerinin ABD ve Avrupa gibi “merkez” ülkelerinden neden daha hızlı büyüdüğünü açıklayamayınca inandırıcılığını yitirdi.

1970’lerde bağımlılık kuramcıları arasında önde gelen bir akademisyen olan Fernando Henrique Cardoso’nun, 1990’larda Brezilya’da devlet başkanlığına seçildikten sonra küresel piyasalara bağımlılığı artıran liberal politikalara yönelmesi bu inandırıcılık kaybını pekiştirdi.

By | 2017-12-06T19:26:26+00:00 Kasım 8th, 2017|Harp ve Strateji|0 Comments

About the Author:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: