Uluslararası ilişkilerin aktörleri: Devletler egemenliklerini yitiriyor mu?

//Uluslararası ilişkilerin aktörleri: Devletler egemenliklerini yitiriyor mu?

Uluslararası ilişkilerin aktörleri: Devletler egemenliklerini yitiriyor mu?

Uluslararası ilişkilerin aktörleri deyince akla ilk olarak devletler gelmektedir. Ancak, son 50 yılda devlet dışı aktörler uluslararası politikanın araçları olarak öne çıkmaya başlamışlardır.

Geleneksel realist görüşe  göre uluslararası ilişkilerin aktörleri devletlerle sınırlıdır ve sadece büyük devletler uluslararası ilişkilerde gerçekten önem taşır. Ama devletler arası ilişkileri yürüten politik aktörler ve oynadıkları roller değişmektedir.

‘Uluslararası ilişkilerin aktörleri’nden “devlet” nedir?

Devlet, toprak ve hükümete sahip insan grubu olarak tanımlanır. Bu hükumet kendi sınırları içinde kanunlar üzerinde söz hakkına (şimdilerde hakimiyet olarak tanımlanıyor) sahiptir. Meşru bir şekilde cebir kullanma erki sadece devletlerin tekelindedir, yani vatandaşlarını bir şey yapmaya yasal olarak zorlayabilir. Tabii ki, mafya da sizi borcunuzu ödemeye zorlayabilir, fakat sizi cezalandırmak gibi bir hakkı yoktur. Gelir İdaresi Başkanlığı ise sizi vergilerinizi ödemediğiniz için yasal yollarla hapse gönderebilir.

  • Ulus-devlet nedir?

Bazıları, “ulus-devlet” tanımını kullanır. Bu tanım uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında en önemlisi olan devlete “milliyet” kavramını ekler. Ulus-devlet mensupları genellikle kendi dillerine sahip olmaları nedeniyle, farklı bir kimlik (aidiyet) hissine sahiptirler. Ulus-devletler aslında modern oluşumlardır. 500 yıldan daha eski değillerdir. Uluslararası ilişkilerin aktörü olarak “devlet” kavramı, “Kansas Eyaleti” gibi Amerikalıların kullandığı anlamda kullanılmaz. Aslında uluslararası ilişkilere göre 50 Amerika Eyaleti “devlet” değildir. Çünkü, bağımsız değillerdir. Kendi sınırları üzerinde söz hakkına sahip değillerdir. Son sözü Washington’daki federal hükümet söyler.

  • Ulus-devlet ve milliyetçilik

Uluslararası ilişkilerin aktörleri konusunda yapılan bir çok analizin başlangıç noktası ulus-devlettir. Devletlerarası politika arenasında devlet gücü bireysel tercihlere ağır basar. Devletler kendi halkını askere alıp, onları savaşa gönderebilir. Halkları üzerinde psikolojik bir hakimiyetleri vardır. Milliyetçilik duygusu aşılar. Bu duyguyu bazen pek de iyi olmayan amaçlar için kullanır. Bu duygularla birlikte yabancı ülkelere karşı biz-onlar duygusu gelişir. “Biz” sadece kendini korumaya çalışan barışçıl bir milletizdir. “Onlar” ise, bize zarar vermeyi amaçlar. Her iki taraf da kendisinin mağdur olan taraf olduğunu düşünür. Amerika ve İran’ın birbirlerine karşı tutumları tam da buna örnektir.

Devletin öncülük rolü zarar verici bir hale dönüşebilir mi? İnsan topluluklarında devlet kurumu olmazsa olmaz bir olgu değildir. Tarih boyunca büyük aileler, kabileler, krallıklar ve imparatorluklar daha ileri seviyede kuruluşlara dönüşmüştür.

Uluslararası ilişkilerde “devletler” kalıcı mı?

Ortaya çıkacak uluslararası sistemin gelişmiş bir sistem olması beklense de, bu sistemin temel bileşenlerinin hâlâ bağımsız devletler olduğu ve hiçbirinin de huzurlu ve işbirliği içinde olan bir dünya istemediği görülüyor. Modern devlet, ulus-devlet ya da genel anlamıyla “ülke” kavramı yaklaşık beş asır geriye, yani Batı Avrupa’da önemli değişimlerin yaşanmaya başlandığı zamanlara dayanır.

Barut ve top mermisi sayesinde monarşi, soylular ve merkezi güç birlikleri üzerinde kontrolü ele geçirdi ve bu harekete “mutlakıyet” denildi.

Matbaa gibi yeni buluşlarla ve Asya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’ya ticaret yollarının açılmasıyla ekonomiler büyüdü.

Monarkların hakimiyetlerini ilan edip hükümdarlıklarını laikleştirmeleriyle Roma katolik Kilisesi dünyevi kudretini kaybetti.

Sık sık yaptıkları savaşlara kaynak bulabilmek için krallar mülki idareler kurup, vergi toplamaya başladılar. Otuz Yıl Savaşları’nın 1648’de sona ermesiyle güçlü modern devletler Batı Avrupa’ya hakim oldular.

30 Yıl Savaşları ve Modern Devletlerin Doğuşu

30 Yıl Savaşları ve Modern Devletlerin Doğuşu

Büyük ordular ve donanmalar kurup, onları finanse edebilecek güçteki modern güçlü devletler gelenekçi toprakları kolaylıkla fethedebildikleri için tüm dünyaya yayıldı. Bazıları gerçekten çok zayıf durumda olmasına rağmen Lâtin Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri de, kendilerini koloni yönetiminden kurtardıktan sonra, güçlü devlet şeklini benimsediler.

1700’lerin sonlarındaki Amerikan ve Fransız Devrimleri güçlü devlete yeni bir ivme kazandırdı: Kitlesel coşku ve katılım. Daha önceleri devlet işleri bir avuç kral ve aristokratın yönetimindeydi. Tebaa (vatandaş değil) sessiz kalmalı ve itaat etmeliydi. Demokratik fikirlerin yayılmasıyla vatandaşlar söz sahibi olduklarını düşünmeye, kendilerini vatansever hissetmeye başladılar. Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’yla ortaya çıkan milliyetçilik dünyaya yayıldı ve 20. Yüzyıl’da büyük kitlelere hatta çılgınca büyük kitlelere ulaştı.

By | 2017-12-06T19:26:09+00:00 Kasım 11th, 2017|Harp ve Strateji|1 Comment

About the Author:

One Comment

  1. ÖMER AYTAŞ 14/11/2017 at 14:02 - Reply

    1.Dünya Savaşı İmparatorlukların son çırpınış savaşıydı. 2.Dünya Harbi ise Ulus Devletleriyle bu işin olmayacağının bir işaretiydi.Bunu;İlk fark eden Savaşı kaybeden Almanya oldu.Ancak Almanya işin yeniden İmparatorluklar Çağına döneceğini hesaplıyordu. Bu yüzden Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu için AB dedi. Bugünlerde sıkça duymaya başladığımız Bağımsızlık Referandum haberleri ise ;Merkezi devletlerin sonunun geldiği ve Feodalite Çağına dönüşün başladığının işaretidir.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: