Küresel gelecek ve sınırların olmadığı bir dünya imajı

//Küresel gelecek ve sınırların olmadığı bir dünya imajı

Küresel gelecek ve sınırların olmadığı bir dünya imajı

Küresel gelecek ve sınırların olmadığı bir dünya imajı Ohmae’nin (1990) eserleriyle ortaya çıkmıştır. Sınırların olmadığı bir dünya imajı, küreselleşmenin aşırı-küreselci modelinin temel fikirlerini öne çıkaran bir imajdır. Bu imaj küreselleşmeyi devlet ve egemenliğin geleneksel anlamları açısından oldukça dramatik sonuçlar doğuran;

  • ekonomik
  • kültürel
  • teknolojik
  • siyasi değişimler dizisi olarak tanımlamaktadır.

Küreselleşme nedir?

Küreselleşme, yaşamlarımızın, giderek bizden çok uzaklarda alınan kararlar ve gerçekleşen olaylar tarafından şekillendirilmesi anlamına gelir. Küreselleşme, karmaşık karşılıklı bağlanmışlık ağlarının ortaya çıkışıdır. Dolayısıyla küreselleşmenin en önemli özelliği, coğrafi uzaklığın konuyla ilgisinin azalması ve ulus-devletler arasındaki gibi ülkesel sınırların daha az önemli hale gelmesidir. Fakat küreselleşme, ‘yerel’ ve ‘ulusalın’ hiç bir şekilde ‘küresel’e tabi olduğu anlamına gelmez. Daha doğrusu küreselleşme, yerel, ulusal ve küresel olayların (ya da belki de yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası ve küresel olayların) sürekli etkileşmesi anlamında siyasal sürecin genişlemesine ve derinleşmesine vurgu yapar.

Küreselleşme gittikçe gelişirken, sınırları aşan nitelikte insanların, malların, paranın, teknolojinin ve fikirlerin artan akışı topraksal bir varlık olarak devleti zayıflatmaktadır. Küreselleşme ulusal hükümetlerin kendi sınırları içerisinde olan şeyleri kontrol etme kapasitelerini sarsmaktadır. Ohmae’ye göre küresel gelecek, en başta küresel ‘karşılıklı bağlantılılığın’ ve ‘hızlanmış karşılıklı bağımlılığın’ öne çıktığı bir dünya olacaktır. ‘Sınırların olmadığı bir dünya’da şunlar olacaktır:

– Refahın artması, eşitsizliğin ortadan kalkması:

Aşırı küreselcilere göre birbirine kenetlenmiş küresel bir ekonominin ortaya çıkışı herkes açısından refahın artışı olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Buna göre küresel gelecek sürecinde dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ekonomik kaynaklar en verimli şekilde kullanılacaktır. Küresel ekonomiye dahil olan bütün ülkeler ve bölgeler fayda elde edecektir. Küresel gelecek maddi eşitsizlikleri azaltacaktır. Bu anlamda İkinci Dünya Savaşı’nın sona erişinden beri -Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların da çabalarıyla- serbest ticaret yönünde eğilimin olması zengini daha da zenginleştirdiği gibi fakirin de fakirliğini azaltmıştır.

– Savaş olasılığının azalması ve kalıcı barış ortamı:

Ancak küresel gelecek kapsamında sınırların olmadığı bir dünyanın ortaya çıkaracağı siyasi sonuçlar da daha az önemli olmayacaktır. Özellikle ticari ya da karşılıklı bağımlılık liberalizminin fikirlerine uygun düşecek şekilde;

  • küresel serbest ticaret,
  • ulus-ötesi üretim ve dünya çapındaki yatırım modelleri yaygın ve kalıcı bir barışı mümkün kılabilecektir.

Bu durumda küresel gelecek içerisinde savaşın ekonomik maliyeti kabul edilemeyecek düzeyde yüksek olmakla kalmayacaktır. Fakat aynı zamanda gittikçe yoğunlaşan ekonomik ve finansal karşılıklı bağlantılılık uluslararası anlayış düzeyini yükseltecek, hatta evrenselciliğe (kozmopolitanizm) neden olacaktır.

Kozmopolitanizm nedir?

Kozmopolitanizm, sözlük anlamı itibariyle cosmopolise veya ‘dünya devleti’ne olan inançtır. Ahlaki kozmopolitanizm, dünyanın tek bir ahlaki toplum oluşturduğu, insanların milliyet, din, etnisite gibi farklılıkları ne olursa olsun, (potansiyel olarak) dünyadaki tüm diğer insanlara karşı yükümlülükleri bulunduğu inancıdır. Ahlaki kozmopolitanizmin bütün şekilleri, en sıradan şekliyle insan hakları doktrinine yakından bağlı olan her bireyin eş ahlaki değer taşıdığı inancına dayanır. Bazen yasal veya kurumsal kozmopolitanizm olarak da anılan siyasi kozmopolitanizm, küresel siyasi kurumlar ve muhtemelen bir dünya hükümetinin olması gerektiği inancıdır. Bununla birlikte modern siyasi kozmopolitanalrın çoğu, otoritenin küresel, ulusal ve yerel düzeyler arasında bölündüğü bir sistemi desteklemektedir (Brown ve Held, 2010).

‘Sınırların olmadığı dünya imajı’

Dünya politikasına yönelik aşırı küreselci modelin temel problemi, küresel gelecek teorisi kapsamında “küreselleşme”nin artışının devletleri zayıflatma ve ulusal sınırları işlevsiz hale getirme düzeyini abartıyor gözükmesidir. Devletlerin işlevsiz hale gelecek derecede altının oyulduğu ‘egemenlik sonrası yönetişimin’ önceden tahmin edilen yükselişi gerçekleşmemiştir. Artan küreselleşmenin ortaya çıkardığı durumlar devletleri dönüştürmüştür. Fakat devletler tarihin çöplüğüne atılmamıştır. Gerçekten Çin ve Rusya gibi devletlerin ortaya koyduğu gibi küreselleşme,  modernleşmenin bir aracı olarak yeniden önem kazanmış olan devletleri bazı açılardan güçlendirmiştir. Devletler ve dolayısıyla devletler sistemi etkili olmaya devam ettiği sürece küresel siyaset karşılıklı bağımlılık güçleriyle anarşi güçleri arasındaki bir savaş alanı olmayı sürdürecektir. Küresel gelecek sisteminde anarşi güçleri karşılıklı bağımlılık güçlerine boyun eğmeyecektir. Ayrıca sınırların olmadığı bir dünyanın uyum, barış ve refah özellikleriyle öne çıkan bir dünya olacağı görüşü en azından iki nedenden dolayı şüpheye açık bir görüştür.

  • Küreselleşme kültürel ve siyasi geri tepmelere yol açabilir: Birincisi, küreselleşme kültürel ve siyasi geri tepmeler üretmiştir. Bu, küreselleşmenin siyasi-kültürel sınırlarının bulunduğunu göstermektedir. Yabancı ve tehdit edici değerlerin ve uygulamaların empoze edilmesine bir tepki olarak etnik milliyetçiliğin ve dini fundamentalizmin yükselişi bu duruma işaret etmektedir.
  • Küresel kapitalizm yapısal eşitsizliklere neden olabilir: İkincisi, ‘küresel gelecek’te sınırların olmadığı bir dünyanın herkesin, artan fakat paylaşılan refahtan pay alarak kazançlı çıkacağı bir dünya olacağı da garanti değildir. Piyasa temelli ekonomik sistemler her zaman yapısal eşitsizlikler ortaya çıkarmışlardır. Ulusal kapitalizmden küresel kapitalizme geçiş bu tür eşitsizlikleri tamamen ortadan kaldırma yerine yeniden şekillendirecektir.

Dinsel fundamentalizm nedir?

Fundamentalizm (köktencilik) latincede temel anlamındaki fundamentum sözcüğünden türemiştir. Dinsel fundamentalizmin özündeki düşünce, dinin özel hayatla sınırlı olamayacağı ve olmaması gerektiği, aksine en üst ve uygun ifadesini, halk hareketi ve toplumsal yenilenme siyasetinde bulduğudur. Genellikle birbiriyle ilişkili olsa da kutsal kitap gerçekçiliği ile aynı anlamda kullanılmamalıdır. Çünkü fundamentaller, genellikle karizmatik bir liderin dinamik yorum süreciyle elde edilir. Dinsel fundamentalizm, kokuşmuş laik toplumdan inanç temelli cemaat yaşamının saflığına geri dönüşten çok, toplumun dinsel ilkeler doğrultusunda ahlaken ve siyasal olarak yenilenme programını savunması anlamında ultra-ortodoksluktan ayrılır.

Küresel gelecek: Demokrasiler dünyası mı?

Demokrasiler dünyası imajı, cumhuriyetçi liberalizme dayanmaktadır. Tarihi, devlet otoritesinin sözleşme temelli olması konusunda 17.  ve 18. yüzyılda ortaya konan fikirlere kadar uzanmaktadır.

Bu düşüncenin modern versiyonu, demokratik yönetişime yönelme ile otokrasi ve otoriter yönetimden uzaklaşma yönünde karşı konulmaz bir eğilim olduğuna işaret etmektedir.

Francis Fukuyama gibi ‘tarihin sonu’ teorisyenlerine göre demokrasi, daha doğru ifade etmek gerekirse liberal demokrasi insanlık tarihinin son noktasını temsil etmektedir. Bunun nedeni liberal demokrasinin hem toplumun bütün üyelerine sosyal hareketlilik ve maddi güvenlik olasılığı sunması hem de vatandaşlara devletin müdahalesi olmaksızın kendilerini geliştirme imkânı tanımasıdır.

Fukuyama ile Doyle (1986, 1995) gibi teorisyenlere göre demokrasi yönünde görülen karşı konulamaz nitelikteki eğilimin ortaya çıkardığı temel sonuç, barışın genel olarak yaygınlaşması ve kesin şekilde devletler arasında büyük çaplı savaşlar çıkması olasılığının azalmasıdır. Bu tahmin ‘demokratik barış’ tezine dayandırılmıştır.

Demokratik barış tezine göre demokratik devletler arasında zaman içinde savaş olasılığının azalmasının nedeni, devletlerin liberal-demokratik değerlere doğru eğilim göstermesiyle değerlerin homojenleştirilmesidir. Bütün bunlar küresel gelecek projeksiyonu ile yakından ilgilidir.

Küresel gelecek ve demokrasi eğilimi

Küresel gelecek teorisi kapsamında demokrasi yönünde eğilim olduğu iddiasıyla ilgili olarak ortaya konan tarihsel kanıtlar üç demokratikleşme ‘dalgası’na dikkat çeken Huntington (1991) tarafından daha da geliştirilmiştir.

  • Bu dalgalardan birincisi ABD, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde 1828-1926 tarihleri arasında görülmüştür.
  • İkinci dalga 1943-1962 yılları arasında Batı Almanya, İtalya, Japonya ve Hindistan’da ortaya çıkmıştır.
  • Üçüncü dalga ise Yunanistan, Portekiz ve İspanya’daki sağcı diktatörlüklerin yıkılması ve Latin Amerika’da generallerin görevden ayrılmalarıyla 1974 yılında başlamış ve daha çarpıcı şekilde komünizmin çöktüğü 1989 yılından sonra da devam etmiştir.

2003 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun yaklaşık %70’ini barındıran, dünya devletlerinin %63’ü demokratik yönetimin temel özelliklerine sahipti.

  • Peki demokrasi diğer yönetim şekillerine niçin baskın çıkacaktır?
  • Diğer taraftan demokrasinin zaferi küresel siyaseti nasıl şekillendirecektir?

Francis Fukuyama kimdir?

Francis Fukuyama (Doğumu 1952), Amerikalı sosyal analizci ve siyasi yorumcudur. Fukuyama, ABD’nin Chicago kentinde Protestan bir vaizin oğlu olarak dünyaya geldi. Rand Corporation’da danışman olarak çatışmaya başlamadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Politika Planlama Heyeti’nin bir üyesi olarak görev yapmıştır. Sadık bir Cumhuriyetçi olan Fukuyama, “Tarihin Sonu” (“The End of History?”, 1989) makalesiyle uluslararası alanda ün kazanmıştır. Bu makalesini daha sonra geliştirerek Tarihin Sonu ve Son Adam (The End of History and the Last Man, 1992) kitabını kaleme almıştır. Bu eserlerinde, düşünceler tarihinin, liberal demokrasinin ‘son insani yönetim türü’ olarak kabul görmesiyle sona erdiğini iddia etmiştir. Güven (Trust, 1996) ve Büyük Parçalanma (The Great Disruption, 1999) kitaplarında Fukuyama birbiriyle çelişen kapitalist kalkınma türlerine işaret ederek ekonomik kalkınmayla sosyal bütünlük arasındaki ilişkiyi tartışmıştır. Neo-Conlar’dan Sonra (After the Neo-cons, 2006) kitabında da 11 Eylül sonrası dönemdeki Amerikan dış politikasına yönelik eleştiriler ortaya koymuştur.

Küresel gelecek: Devletler sisteminin dönüşümü

‘Küresel gelecek’te Devletler sisteminin demokrasi yönündeki eğilim çerçevesinde dönüşeceği görüşü değişik açılardan eleştirilmiştir.

  • Örneğin ‘tarihin sonu’ tezi, komünizmin sona ermesiyle oldukça farklı ve daha az iyimser nitelikte imajlar ortaya çıkmadan önce ana hatları ortaya konmuş bir düşünce değildir. 1989-1991 dönemindeki Doğu Avrupa Devrimleri 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın dağılmasıyla eski nefretleri zincirlerinden kurtarmış ve bazı durumlarda piyasa kapitalizmine geçişte uygulanan `şok tedavisiyle’ bağlantılı olarak suçlarda ve yolsuzluk olaylarında bir patlamaya neden olmuştur. Bu şekilde uzun dönemli barışa doğru gidiş yerine kaos ve istikrarın yeniden ortaya çıktığı izlenimi edinilmiştir. Bu bağlamda komünizmin çöküşünün ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin temel önemi yeni bir demokratikleşme yönünde fırsatlar sağlaması olarak gözükmemiştir. Bunun yerine bu iki olgu istikrarlı iki-kutuplu dünya düzeninden, doğasında istikrarsız çok-kutupluluğu barındıran bir düzene geçişi ortaya koymuşlardır (Mearsheimer, 1990).
  • Demokratik olmayan ülkelerin dünya sahnesinde artan önemi de demokrasiler dünyası ve ‘demokratik barış’ düşünceleriyle ilgili yeni şüpheler ortaya çıkarmıştır. Çin ile Rusya farklı şekillerde otoriter yönetimin demokrasiye göre avantajları olduğunu göstermektedirler. Bu durumlardan bir tanesi, uzun dönemli planlama gerçekleştiren ve ABD tipi girişimcilik kapitalizminin neden olduğu istikrarsızlıkları azaltan güçlü bir devletin piyasa güçlerini dengelediği devlet kapitalizminin ortaya koyduğu başarıdır.
  • Benzer şekilde otoriter devletler iklim değişikliği sorunlarının gerektirdiği sert politikaları uygulamada demokratik devletlerden daha iyi durumdadırlar.
  • Son olarak Kagan (2008) ‘tarihin dönüşünü’ ilân ederek ‘tarihin sonu’ tezinde mevcut olan iyimserliği revize etmeye çalışmıştır. Bunun anlamı, 21. Yüzyıl küresel politikasının demokratik barış ile değil, demokratik devletlerle (özellikle ABD’yle) otoriter devletler (başta Çin ve Rusya olmak üzere) arasındaki rekabetle öne çıkacağıdır.

Ahmet AKIN, (E) Topçu Kurmay Albay

Kaynaklar:

¹ Andrew Heywood, Küresel Siyaset, Adres yayınları, Ağustos 2014.

² Globalisation, De-territorialisation and the Reconfiguring of National Boundaries 

³ How Globalization Affects Developed Countries

By | 2017-12-07T10:50:57+00:00 Ağustos 5th, 2017|Harp ve Strateji|0 Comments

About the Author:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: