İran’ın nükleer silah üretmesi ve bu durumun küresel sonuçları

//İran’ın nükleer silah üretmesi ve bu durumun küresel sonuçları

İran’ın nükleer silah üretmesi ve bu durumun küresel sonuçları

Batı basını “İran nükleer silah üretebilir mi?” konusunu gündemde tutuyor. Nükleer teknolojisini geliştiren, uzun menzilli füze denemeleri ile Orta Doğu ve Avrupa üzerinde baskı kuran İran, hem bölge ülkeleri hem de dünya için tehdit olmaya devam etmektedir. Nükleer silah üretme yolundaki İran’ın Basra Körfezi ve Orta Doğu’da oluşturduğu olası tehditler şunlardır:

İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması

İran,  1980’lerde yaptığı gibi petrol tankerlerinin Hürmüz Boğazı’ndan Basra Körfezine serbestçe giriş-çıkış yapmalarına engel olabilir. İran, Basra Körfezi bölgesinde bulunan ve “Körfez İşbirliği Konseyi”ne üye olan diğer Arap Devletlerinin (kuzeyden güneye Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Suudi Arabistan) petrol rafinerilerini kendi güdümündeki sabotaj timleriyle havaya uçurabilir. İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması, petrol üreten ülkelerde sabotaj ve tedhiş faaliyetlerinde bulunması, dünya petrol fiyatlarının anormal ölçüde artmasına yol açabilir. Petrol fiyatlarının önlenemez yükselişi, 2008’den beri krizle boğuşmakta olan ABD ve Avrupa Birliği ülkelerindeki ekonomik krizi tetikleyebilir. Ekonomik kriz, ABD ve Avrupa’da siyasi krizlere neden olabilir. Siyasi krizler, istikrarlı Avrupa ülkelerinde yönetim boşluğu ve iç kargaşayı tetikleyebilir. Avrupa ve ABD’deki yabancı düşmanlığı artabilir.

Avrupa ve ABD’de yaşayan göçmenler, mülteciler ve işçiler, kendi ülkelerine geri dönüş yapmak zorunda kalabilir. Artan petrol fiyatları ve işsizlik yüzünden, ABD ve Avrupa’daki petrol kullanımı oranı düşebilir. Bu durum, petrolden elde ettikleri gelirle ayakta durmaya çalışan ve aslında petrol üreticisi konumunda olan Körfez ülkelerinde de politik ve ekonomik krizlere yol açabilir.

Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi bölgesinde İran tarafından petrol taşıyan tankerlere yapılacak saldırılar, İran’ın beklediği ölçüde tankerlere zarar vermeyebilir. Çünkü, günümüzde petrol tankerlerinin gövdeleri çift katmanlı ve motor bölmeleri ise su altında yerleşiktir. Modern tankerler kompartıman usulüyle inşa edilmiştir. Bütün bu yenilikler, tankerlerin su üstünden yapılacak taarruzlara karşı saf dışı olmalarını önleme amaçlıdır. Tankerler ham petrol yüklü olacaktır. Tankerlerin alacağı bir isabetin, ham petrolü tutuşturarak, tankeri havaya uçurması söz konusu değildir. Çünkü, ham petrolün yanma hızı ve bunun sonucunda patlama meydana getirme olasılığı düşüktür.

Körfez İşbirliği Konseyi, 25 Mayıs 1981’de kuruldu. Altı ülkenin oluşturduğu birliktelik, 2,500,000 km2’lik bir alanı kapsar. 11 Kasım 1981’de Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de Körfez İşbirliği Konseyi’nin kurulduğu resmen açıklandı. Ekonomik, finansal, ticari, gümrük, turizm, askeri vb. alanlarda ortak düzenlemeleri öngörür. 6 Mart 2012’de, Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye olan altı ülke, İran baskısı ve Arap Baharının doğurduğu huzursuzluk yüzünden  Körfez İşbirliği Konseyi’nin bölgesel bir blok olmaktan çıkarak, konfederasyona dönüşebileceğini ilan etti.

İran’ın yıllık bütçesinin yarısını petrol ve doğalgazdan elde ettiği gelirler oluşturmaktadır. İran’ın en dar yeri 34 mil kadar olan Hürmüz boğazını kapatması demek, bütçesine kaynak sağlayan çok önemli bir gelir kaynağını elinin tersi ile itmesi demektir. Tahran’ın Hürmüz Boğazını kapatması ekonomik açıdan İran’daki totaliter rejimin geleceğini tehlikeye sokabilir.

İran’ın isyanlara destek vermesi:

İran’ın Orta Doğu ve Irak’taki iç kargaşalara ve isyan hareketlerine destek vermesi, özellikle ABD desteğiyle ayakta durmaya çalışan Körfez Ülkelerindeki (Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman) dikta rejimlerinin geleceğini tehdit edebilir. Kayıtsız koşulsuz ABD destekçisi olan, paralarını ABD bankalarında saklayan, her yıl ABD’den milyarlarca dolarlık silah satın alarak ABD silah sanayinin ayakta kalmasında baş rolü oynayan Körfez ülkelerindeki baskıcı yönetimler, İran’ın Basra Körfezi bölgesindeki etkinliğinden rahatsız olabilir. Körfez ülkelerindeki yönetimler, daha fazla ABD’ye yanaşabilir. Bu durum Körfez ülkesi halklarının uzunca bir süre daha ABD tarafından sömürülmesine yol açabilir. Öte yandan İran etkisiyle Körfez ülkelerindeki yönetimlerin altından koltuklarının çekilmesi, kendi yer altı kaynaklarını gelecek için saklayan, Orta Doğu’dan ithal ettiği dünyanın en ucuz petrolünü kullanan ABD’nin bölgedeki etkinliğine büyük darbe vurabilir.

Son aylarda ortaya çıkan Katar-Suudi Arabistan gerginliğinin geçici olduğunu kabul edersek: Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Suudi Arabistan yönetimleri ABD yanlısıdır. Ancak, bu ülke halklarının ABD’yi sevmediği değerlendirilmektedir. Din, uluslar arası ilişkilerde asla göz ardı edilmemesi gereken önemli bir etkendir. ABD’nin İslam karşıtlığı herkesçe bilinmektedir. 11 Eylül 2001 saldırısından sonra dönemin ABD Başkanı Bush’un “İslam Dinine karşı yeni bir Haçlı Seferi başlattığını” açıklaması dün gibi akıllardadır. Ne kadar baskı altında olurlarsa olsunlar internet ve uydu antenle dünyayı takip etmekte olan Arap halkları da batı dünyasının ve ABD’nin İslam Dinine olan düşmanlığının farkındadır. Ancak, başta Körfez Ülkeleri olmak üzere, bir çok Arap ülkesi yıllardan beri dikta yönetimiyle idare edilmektedir. Bu gibi yöneticiler için aslında “sömürge valisi” sıfatını kullanmanın daha uygun olacağı değerlendirilmektedir. Körfez ülkelerinde yönetimi elinde tutan aşiretler ya da aileler, yıllardan beri ABD’nin de sonsuz desteği ile, kendi halklarına baskı ve hatta zulüm uygulamaktadır. Bu ülke halkları hem baskıcı yönetimden kurtulmak hem de İslam Düşmanı olarak gördükleri ABD ve Batı’yı ülkelerinden defetmek için aslında “kurtarıcı” aramaktadır. İran zaten baskı altında yaşayan Arap halklarının kurtarıcısı rolünü oynamak istemekte, Arap halklarının baş düşmanı olan İsrail’e her gün meydan okumakta, Şii inancını dünyada hakim kılmak istemektedir.

1980’de Basra Körfezinde meydana gelen “tanker savaşı”nda İran ve Irak karşılıklı olarak arasında 544 saldırı gerçekleştirdiler. 400’den fazla insanın öldürüldüğü bu saldırılar sonucunda petrol fiyatları %25 artış gösterdi. Tehdit ortamında varil başına ödenen sigorta ücreti ise bir kuruştan, 6 Dolara kadar yükseldi.

İran’ın rol model olması:

İran’ın nükleer silaha sahip olması, güvenlik kaygılarıyla ABD’ye gereksinim duyan, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması”na imza atmış olan dünyadaki bir çok ülkenin enerji üretimi gibi barışçıl amaçlarla nükleer yakıt üretme isteğini arttırabilir. Nükleer yakıt üretmeyi başaran ülkeler, zamanla  Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan imzalarını çekebilir ve nükleer bomba üretmeye karar verebilir.

ABD, Rusya, İsrail, Çin, Hindistan, Fransa, İngiltere, Pakistan, Kuzey Kore vb. gibi ülkelerin nükleer silah ürettiği bir dünyada, teknolojik olanağı olan her ülkenin nükleer silah üretme hakkı vardır ve olmalıdır. ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere gibi büyük güçlerin, bencilliğe son verip, küçük ülkelerin de nükleer silaha sahip olmalarına rıza göstermeleri gerekir. Bu noktada aslında Orta Doğu’da küçük bir ülke olan İsrail’in durumu ilginçtir. İsrail’in nükleer silaha sahip olduğu bütün dünyaca kabul edilen bir gerçektir. Ancak, bugüne kadar İsrail hükümetleri resmen nükleer silaha sahip olduklarını açıklamamıştır. Dolayısıyla, nükleer silaha sahip olduğunu resmen açıklayan ülkelerin dışında, hangi ülkenin, hangi seviyede nükleer yakıt üretme kapasitesine sahip olduğu bilinmemektedir. Almanya, Güney Kore, Japonya da bu ülkelere dahildir. Doğrusu, nükleer silah teknolojisi ile ilgili konular, her ülkenin ulusal güvenliği için milli bir sırdır ve öyle de olmalıdır.

Sonuç:

Nükleer silahlar, bölgesel üstünlüğün önemli vasıtalarıdır. Bir ülkenin nükleer silaha sahip olması, klasik harp silahlarının etkinliğini artırır, hasım devletleri dikkatli davranmaya zorlar, olası bir harbin boyutlarını karmaşık hale getirir. Bu açıdan bakınca, nükleer silaha sahip olan İran’a taarruz etmek için, en önce İran’ın nükleer silah depoları ve üretim tesisleri tam isabetle vurulmalı, ondan sonra klasik harp silah ve araçları imha edilmelidir. Dünyada bunu yapacak devletlerin sayısı azdır. ABD ve İsrail’in İran’a taarruz için beklemesinin temel nedeni budur. Dünya devletleri ve istihbarat örgütleri İran’ın klasik harp imkan ve kabiliyeti ve nükleer silaha sahip olup-olmadığı konusunda kesin bilgiye sahip değildir.

İran’ın elindeki en önemli güç petrol ve doğal gaz, yani enerji kaynaklarıdır. İran’ın elinden bu üstünlüğü almak için Hürmüz Boğazı’na alternatif bulunmalı, Suudi Arabistan dahil olmak üzere, Körfez ülkelerinin ürettikleri ham petrol, Hürmüz Boğazı kullanılmadan petrol boru hatları ile dünya pazarına sevk edilebilmelidir. Bu noktada Çin ve Rusya’nın, hatta Hindistan’ın ABD liderliğindeki Batı’nın yanında olacakları konusunda hiç bir garanti yoktur.  Rusya’nın petrol fiyatlarının artmasını dört gözle beklediği dikkate alınmalıdır. ABD’nin Pasifik’teki varlığından rahatsız olan, endişe duyan ve İran’ın en büyük müşterisi durumunda olan Çin’in ulusal çıkarlarını korumak için -nükleer teknoloji transferi dahil- ucuz petrol ve doğal gaz için İran’la gizli pazarlıklar içinde olması olasıdır.

İran’ın batıya karşı uyguladığı politika nettir, tartışılacak bir yanı yoktur. Asıl tartışılması gereken hemen doğusunda yükselen tehdit ortamına karşı, Türkiye’nin ne yapmak istediğidir.

ABD ve Batı’nın her türlü tehdidine, şantajına, ambargosuna rağmen, İran’ın kısa bir zaman içinde nükleer silaha sahip olacağı değerlendirilmektedir. İran’ın, Pakistan’dan sonra nükleer silaha sahip olan ikinci İslam ülkesi olmasının etkileri yukarıda yazdıklarımızdan çok daha fazla olacaktır. Türkiye’nin “biz bölgemizde kitle imha silahı istemiyoruz!” diyerek, yaşanılması kaçınılmaz olan gerçeklerden kendini koruyamayacağı, savaşçıl ya da barışçıl, her ne amaçla olursa olsun, bir an önce nükleer silah üretmesi gerektiği değerlendirilmektedir.

Ahmet AKIN, (E) Topçu Kurmay Albay

By | 2018-01-12T18:38:11+00:00 Ocak 12th, 2018|Asya|0 Yorum

About the Author:

KKK’lığından emekli (2012) topçu kurmay albay. Çeşitli Kara Kuvvetleri birliklerinde batarya, tabur ve alay komutanlığı yaptı. 1997-2003 yılları arasında Güneydoğu Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Karargahı’nda, 2005-2008 yılları arasında Heidelberg Kara Unsur Komutanlığı Karargahı’nda görev yaptı. 10 yıldan fazla süren NATO görevlerini müteakip, Dağ ve Komd.Tug.K.Yrdc. (Hakkari) ve 3.Taktik P.Tüm.Kur.Bşk. (Hakkari) görevlerinde bulundu. NATO, Küresel Siyaset, Küresel Terörizm konularında serbest yazardır. İngilizce ve Almanca bilmektedir. “Siber Savaşlar ve Uluslararası Çatışmalar (New York Eyalet Üniversitesi/ABD) ve “Savaş Paradoksları (Princeton Üniversitesi/ABD) konularında sertifika sahibidir.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: