Hitler’in savaş stratejisi: Liddell Hart’a göre Hitler’in savaş stratejisi

//Hitler’in savaş stratejisi: Liddell Hart’a göre Hitler’in savaş stratejisi

Hitler’in savaş stratejisi: Liddell Hart’a göre Hitler’in savaş stratejisi

Ünlü İngiliz askeri tarihçi ve strateji uzmanı Sir Basil Henry Liddell Hart (31 Ekim 1895 – 29 Ocak 1970) “Hitler’in 2. Dünya Savaşı Stratejisi”ni derinliğine incelemiştir. Liddell Hart’ın “Hitler’in savaş stratejisi” çalışması başta ABD ve İngiltere olmak üzere bir çok ülkenin Harp Akademilerinde ders olarak okutulmaktadır.

1939’da savaşın fiilen başlamasından önce ve sonra Hitler’in faaliyet ve harekatı, savaş stratejisinin en göze çarpar uygulanış örneklerini oluşturur.

İktidarının ilk döneminde Hitler, hem uygulama alanında hem de forumlarda dolaylı tutum stratejisine lojistik ve psikolojik bakımlardan yeni bir gelişme kazandırmıştır. Bundan sonra ise, kendisine karşı kullanmaları için düşmanlarına dolaylı tutumdan bol bol yararlanma fırsatı vermiştir.

Liddell Hart: Savaşta düşmanlarınızı asla küçümsemeyin!

Savaşta düşmanlarınızı küçümsememek yerinde bir davranıştır. Aynı derecede önemli olan diğer bir unsur da, düşmanın metotlarını ve kafasının nasıl çalışmakta olduğunu kavramaktır. Böyle bir kavram, onun hareketlerini sezmek ve önlemek için harcanacak çabaları başarıya ulaştırmanın vazgeçilmez temelidir.

Barışçı devletler, Hitler’in daha sonraki girişiminin ne olacağını tahmin etmekte ağır kaldıkları için, “atı alanın Üsküdar’a geçmesi” dolayısıyla çok zarar görmüşlerdir. Eğer bir hükümetin danışma örgütleri arasında bir de “Düşman İşleri Dairesi” bulunursa, o hükümetin mensup olduğu millet bundan çok yararlanır.

Bu dairenin başlıca görevi, düşmanın görüşüne göre savaşın her türünü ve sorunlarını incelemek olmalıdır. Bunun sonucu olarak bu daire, düşmanın gelecekteki hareketinin ne olabileceğini tahmin etmekte başarı kazanabilir.

Geleceğin tarihçesine, Hitler’in izleyeceği hareket tarzını tahmin etmekte demokrasi hükümetlerinin başarısızlığa uğramış olmalarından daha garip görünecek hiçbir şey yoktur. Çünkü, böyle engin bir ihtiras besleyen hiçbir kimse, kendi amaçlarını gerçekleştirme yolundaki genel sistem ve özel metotlarını önceden Hitler kadar açıkça ortaya koymamıştır.

Hitler’in “Mein Kampf (Kavgam)” adlı eseri, diğer söylevleri ve beyanları ile birlikte, kendi harekatının yöntem ve hedefi ile ilgili olarak bol bol ip uçları sağlamıştır. Kafasından neler geçtiğini hayret verici bir şekilde kendiliğinden ortaya koyan Hitler’in bu davranışı, hem kendisinin başardığı işlerin bir tesadüf sonucu veya basit bir fırsatçılık olmadığının tam bir örneği hem de “insanlar ne aptal şeyler” ünlü sözünü doğrulayan en iyi delildir.

Napolyon bile, düşmanlarını bu kadar küçümseyen bir umursamazlık göstermemiş ve niyetlerini açığa vurmanın risklerini bu derece hafiflikle göze almamıştır. Hitler’in bu alandaki apaçık kayıtsızlığı, insanların gözleri önündeki gerçeğin kolaylıkla dikkatten kaçabileceğini kendisinin kavramış olduğunu gösterir. Bunun gibi, gizlemenin çok defa en meydanda bulunan unsurlarla sağlandığını ve bazı hallerde Hitler’in en dolaysız nitelikteki bir tutumun en az beklenen hareket tarzı olduğunu bildiği anlaşılmaktadır. Bu en dolaysız nitelikteki tutumun en az beklenen hareket tarzı olabileceğinin gizleme sanatı ile de bir benzerliği vardır. Çünkü gizleme sanatı da birçok bakımdan pek açık unsurlara dayanır. Hatta, ilgili bazı hususların varlığından bile şüphe edilmez.

Lawrance: “Bir ihtilali düşünmüş olan, uygulayan ve sağlamlaştıran tek insanın Lenin’dir.”

Arabistan’da faaliyet gösteren Lawrence, bir ihtilali düşünmüş olan, uygulayan ve sağlamlaştıran tek insanın Lenin olduğunu söylemiştir. Bu görüş, “yazmış olan” sözcüğünün eklenmesi ile Hitler’e de uygulanabilir.

Ayrıca şurası da açıktır ki Hitler, sadece iktidarı ele geçirmek bakımından değil, geliştirme hususunda da Bolşevik ihtilali metotlarını incelemekten yararlanmıştır.

“Savaşta en sağlam strateji, düşmanın moral bozukluğu indirilecek öldürücü darbeyi hem mümkün hem de kolay bir hale getirinceye kadar harekatı geri bırakmaktır” kuralını kesinlikle ortaya atan Lenin olmuştur.

Lenin’in bu prensibi ile Hitler’in “Bizim gerçek savaşlarımız, hakikatte askeri harekat başlamadan önce yapılacaktır” sözü arasında göze çarpan bir benzerlik vardır. Bu konu ile ilgili bir tartışmayı anlatırken Rausching, “Hitler Konuşuyor” isimli eserinde onun şöyle dediğini yazmaktadır: “Savaş başlamadan önce düşmanın moral çöküntüsü nasıl başarılabilir?

İşte, beni ilgilendiren sorun budur. Savaşta kim cephede bulunmuşsa, kan dökülmesinden mutlaka sakınacaktır.”

Kendini bu meseleye veren Hitler, son 100 yılda icra edilmiş olan muharebelerden elde edilmiş ve diğer milletlerin pek çoğuna rehber olmuş Alman askeri düşüncesinin aşıladığı genel eğitimden ve prensiplerden uzak kalmıştır.

Prusyalı savaş filozofu Clausewitz’i kendilerinin üstadı olarak benimseyen bu milletler, onun hazmedilmemiş özlü sözlerini körü körüne yutmuşlardır. Bu sözlere örnek olarak şunlar gösterilebilir: “Bunalımın kanlı bir biçimde çözümü ve düşman kuvvetlerinin yok edilmesi çabası, savaşın ilk doğan çocuğudur. “

Clausewitz’e göre savaş

Clausewitz, “Bir düşmanı, çok kan dökmeden de silahlarını bırakmaya yöneltmenin ve yenmenin ustaca bir metodu vardır. Savaş sanatının asıl eğilimi de budur.” düşüncesini reddetmiştir. Çünkü, bunu “iyilikseverler”in hayallerinde doğmuş bir fikir olarak kestirip atmıştır.

Clausewitz, savaşın düpedüz gladyatörce bir sonuç elde etme işi olmadığını, açıklığa kavuşmuş bir menfaat dolayısıyla veya millete yararlı bir mesele tarafından da dikte edilebileceği gerçeğini hiçbir zaman hesaba katmamıştır.

Düşünmesini bilmeyen taraftarlarının uyguladığı şekle göre, onun felsefesinin sonucu, komutanları avantajlı bir fırsat aramak yerine, ilk ağızda muharebeye tutuşmaya tahrik etmek olmuştur. Bu suretle, 1914- 1918’de savaş sanatı, kitle halinde karşılıklı insan kıyımı durumuna düşmüştür.

Düşmanı içinden yıkmak stratejisi

Hitler, kendisinin görüş aydınlığı sınırı ne olursa olsun, hiç değilse konvansiyonel bağların dışına çıkmıştır.

Rauschning, onun şöyle dediğini yazıyor: “İnsan, ancak amacını başka yollarla gerçekleştiremediği takdirde öldürmüştür… Entellektüel silahlarla birlikte genişlik kazanmış bir strateji vardır. Başka yollara başvurarak aynı derecede iyi fakat daha ucuz olarak sonuç alabiliyorsam, düşmanın moralini niçin askeri vasıtalarla bozmalıyız?”, “Bizim stratejimiz, düşmanı içinden yıkmak ve kendiliğinden elimize geçmesini sağlamaktır.”

Hitler’in savaş stratejisinde Ludendorff’un etkileri

Alman savaş doktrinini Hitler’in verdiği yeni yön ve kazandırdığı anlamın derecesi, en iyi olarak, onun teorisinin Ludendorff’un kuramı ile karşılaştırılmasında görülebilir.

Ludendorff, I. Dünya Savaşı’nda Alman savaş gayretlerinin yöneticisi olup, Hitler’in “Berlin üzerine yürüyüş” suretiyle Almanya’nın kontrolünü ele geçirmek için vakitsiz olarak hazırladığı 1923 projesinde de onun yaşlı ortağıydı.

Tek partili devletin kurulmasından ve kendisinin I. Dünya Savaşı’nın dersleri üzerinde hemen hemen 20 yıldan beri kafa yormasından sonra Ludendorff, gelecekteki “top yekün savaş” ile ilgili olarak vardığı sonuçları ortaya atmıştır.

Kendisi, 1914’te Alman doktrinin temelini oluşturmuş olan Clausewitz teorilerine ağır şekilde hücumla işe başlamıştır.

Ludendorff’a göre kendilerinin hatası, ne pahasına olursa olsun sınırsız bir şiddet uygulamada çok ileri gitmiş olmaları değil, ancak yeter derecede ileri gitmemiş olmalarıdır.

O, Clausewitz’i siyasete çok az önem verdiği için değil, politikaya gereğinden fazla saygı gösterdiği için eleştirmiş; tipik bir örnek olarak, Clausewitz’in şu şekilde sonuçlanan bir pasajını da almıştır: “Siyasal amaç, son hedefi teşkil eder. Savaş, bu hedefe ulaştıran bir araçtır. Bu araç ise, kesin bir hedefi olmaksızın hiçbir zaman düşünülemez.”

Ludendorff’un görüşüne göre, bu düşünüş şeklinin modası geçmişti.

Tek parti yönetiminin prensibi, topyekün amaca uyma bakımından, bir milletin savaşta her şeyini savaşın hizmetine sunmasını, barışta ise bütün varlığını gelecek savaşa vermesinin en yüksek ifadesiydi. Bu nedenle siyaset, savaşın güdüm ve yönetimine bağlı olmalıydı.

By | 2018-01-07T19:59:41+00:00 Ocak 7th, 2018|Harp ve Strateji|0 Yorum

About the Author:

KKK’lığından emekli (2012) topçu kurmay albay. Çeşitli Kara Kuvvetleri birliklerinde batarya, tabur ve alay komutanlığı yaptı. 1997-2003 yılları arasında Güneydoğu Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Karargahı’nda, 2005-2008 yılları arasında Heidelberg Kara Unsur Komutanlığı Karargahı’nda görev yaptı. 10 yıldan fazla süren NATO görevlerini müteakip, Dağ ve Komd.Tug.K.Yrdc. (Hakkari) ve 3.Taktik P.Tüm.Kur.Bşk. (Hakkari) görevlerinde bulundu. NATO, Küresel Siyaset, Küresel Terörizm konularında serbest yazardır. İngilizce ve Almanca bilmektedir. “Siber Savaşlar ve Uluslararası Çatışmalar (New York Eyalet Üniversitesi/ABD) ve “Savaş Paradoksları (Princeton Üniversitesi/ABD) konularında sertifika sahibidir.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: