İran dış politikası: Devrimden günümüze İran’ın kimlik arayışı

İran dış politikası: Devrimden günümüze İran’ın kimlik arayışı

İran dış politikası geleneksel olarak dinamiktir. Bu analizde 1979 İslam Devrimi sonrasında İran dış politikası üzerinde etkili olan iç ve dış faktörler incelenmiştir.

İran dış politikası konulu incelememizde ağrılıklı olarak Ayetullah Humeyni’yle 1 Şubat 1979’da başlayan;

  • İran’ın iç ve dış siyasal dinamikleri; bu dinamiklerin etkisiyle “Pan-İranizm” yani Şii-Fars konseptli yayılmacı İran dış politikası temel alınarak oluşturulmaya çalışılan ve adeta “kendini bulma” arayışı içinde olan İran’ın “zigzag eksenli” dış politikası,
  • İran’ın jeopolitik konumunun ve doğal kaynaklarının dış politikaya etkileri konuları ele alınmıştır.

İran dış politikası

Çok keskin dönüşler yapmasıyla tanınan İran dış politikası, 2013 yılında Hasan Ruhani’nin İran Cumhurbaşkanı olmasıyla Batı ve özellikle de İngiltere ile olan ilişkisi yeni bir boyut kazanmıştır.

İran dış politikası ve İngiltere gerçeği

II. Dünya Savaşı’nda üstünlüğü Amerika Birleşik Devletleri’ne kaptıran Britanya İmparatorluğu, savaş sonrasında hızla dağılmaya başladı. 1947’de Hindistan Britanya İmparatorluğu’ndan ayrıldı ve bağımsız oldu. En son 1997’de Hong Kong Çin’e geri verildi. Britanya İmparatorluğu’nun dağılmasından günümüze kadar olan dönemde, İngiltere uluslararası politikada aktif rol almazken yeni süreçte uluslararası sistemde adından sıkça söz ettirmeye başlamıştır. İngiltere “kendi siyasi çizgisinin yörüngesi”ne yeniden girmeye çalışmakta, bu süreçte de AB’den ayrılmayı bile göze almaktadır. Bu bağlamda Orta Doğu’da İngiltere’nin İran ile yeni bir stratejik ortak ve Orta Doğu da İran’ı bir “Truva atı” pozisyonunda tutmaya yönelik politikalara dikkat çekilmektedir.

İran dış politikası ve Rusya faktörü

Dünya petrol rezervlerinin %10’unu ve dünya doğal gaz rezervlerinin %16’sını elinde bulunduran ve zengin jeoekonomik kaynaklara sahip olan İran’ın Batılı devletlerin kıskacından kurtulmak için özellikle devrim öncesi ve devrim sonrası Rusya ile olan ilişkilerini stratejik ortak ve uzun vadeli bir pozisyonda tutması İran’ın hareket alanını genişletmiş ve elini rahatlatmış olmasının dış politikaya yansımalarından bahsedilmiştir.

Bölge ülkeleri ve İran dış politikası

Hasan Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, İran’ın; değişen Ortadoğu denkleminden sonra, uygun hareket alanı bularak gerek bölgesel gerekse diğer küresel güçlerle ekonomik ve politik birçok işbirliğine gitmeye başladığı görülmektedir. İran’ın değişen Orta Doğu politikasının özellikle bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır açısından yansımaları dikkat çekicidir.

Öncellikle 19.yy’da İran topraklarının İngiltere ve Rusya arasında bir mücadele alanına dönüşmesi I. ve II. Dünya Savaşlarında tarafsızlığını ilan etmesine rağmen İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilmesinin arka planında yatan gerçeğin araştırılması gerekmektedir.

İran’ı bu kadar çekici kılan nedir?

  • Dünya enerji rezervlerinin önemli bir kısmının İran topraklarında bulunması,
  • Orta Asya, Hazar Havzası, Hazar Denizi üzerinden Karadeniz ve Orta Doğu enerji havzasının merkez ve geçiş güzergahında olması İran’a önemli bir jeopolitik konum kazandırmaktadır.

Elbette jeopolitik konumu İran’a gerek uluslararası arenada gerekse bölgede önemli bir aktör olma olanağı sunmaktadır.

İran dış politikası ve istikrar

Uluslararası alanda meydana gelen olayların etkisi hiç şüphesiz her ülkede farklı ölçülerde  hissedilirken, İran’da bu tam anlamıyla dış politikada bir “çığ etkisi” yaratmaktadır. Bu durum İran dış politikasının sürekli dinamik ve değişken olmasını sağlamakta ve açılan hareket alanlarına istenildiği şekliyle adapte olmasını olumlu yönden etkilerken, belirli ve istikrarlı bir dış politika çizgisinde ilerlemesinin de önüne çok farklı sistemsel engeller çıkarmaktadır.

İç dinamikler ve İran dış politikası

Ülkelerin dış politikalarını etkileyen önemli faktörlerden bir diğeri de hiç şüphesiz iç siyasal dinamiklerin dış politikaya yansımasıdır. İran bu tezin savunulmasında karşımızda canlı bir örnek olarak durmaktadır. 1979 Devrimi sonrası önemli bir “gizli danışman”  konumlarıyla “yönetici mollalar” diğer bir ifadeyle “Şii’liğin beyni” iç dinamiklerin dışa yansıması bağlamında önemli bir aktör konumundadır.

Yine ülkelerin dış politikalarını etkileyen, bir başka ifadeyle, dış politikalarına kişilik kazandıran diğer bir etkende liderlerin üstlendiği roller ve onların kişiliğinin, iç ve dış politikaya yansımasıdır. İran’da cumhurbaşkanlığı makamı bu yüzden mollaların ardından ikincil olma özelliğiyle karşımıza çıkıyor.

Yeni dünya düzeni ve İran dış politikası

Son dönemde uluslararası güç dengelerinin yapı taşlarının oynamaya başlaması İran’a dış politikada daha hızlı ve etkin müdahil olma zorunluluğu getirmektedir. Bu durum önümüzdeki süreçte İran’da bir ‘iç siyasal güç mücadele’sine zemin hazırlamaktadır. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi “yeni dünya düzeni”  hızlı ve etkin karar alma zorunluluğunu beraberinde getirmekte, İran da “Mollaların” etkisini azaltmaktadır. Bir diğer ifadeyle İran’da Mollaların dış politikaya etkisi, İran dış politikasının uluslararası alandaki etkisinin artması ile birlikte, ters yönlü olarak giderek azalmaktadır. 

‘İran dış politikası’nı etkileyen başlıca dinamikler

♦ Güvenlikçi (güç ikilemli) dış politikanın tarihsel yansımaları 

Hiç şüphesiz bugünün ‘İran dış politikası’nı anlamak için İran’ın tarihsel ve siyasi geçmişinin iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda İran’ın yaşadığı coğrafya, nüfus mozaiği ve doğal kaynakları nedeniyle birçok emperyalist devletin işgaline uğraması İran’ı savunmacı ve güvenlik öncelikli bir dış politika izlemesine neden olmuştur. Öncelikle İran’ın 19.yy.da İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilmesi daha sonra tarafsızlığını ilan etmesine rağmen 1. ve 2. Dünya savaşlarında yine bu devletler tarafından işgal edilmesi İran’ın hep bir işgal korkusuyla yaşamasını güvenlik öncelikli bir dış politika izlemesine neden olmuştur.

Şah Rıza Pehlevi (1925-1978) dönemi

Şah Rıza Pehlevi (1925-1978) döneminde İran dış politikada Batı yanlısı bir dış politika izlemişse de SSCB ile de bağlarını tam anlamıyla koparmamış bir denge politikası izlemiştir. Ancak soğuk savaşın bu muğlak döneminde Batı bloğunun “Truva atı” görevini yerine getirmiştir.

Bölgedeki Şii nüfus etkisi

Ancak devrim sonrası deri değiştiren ‘İran dış politikası’nın bölgede ve ülkesinde rejimin güvenliği bağlamında temel bir argüman bulması gerekiyordu. Bunu da elbette siyasi-İslam konseptine uygun Şii’lik üzerinden yaptı. İran’ı bir tarafa bırakırsak Irak’ta %60-65, Bahreyn’de %70, Lübnan’da %35, Kuveyt’te %24-30, Katar’da %16-20, Birleşik Arap Emirlikleri’nde %16-18, Suriye’de %10-16 (Nusayri) ve Suudi Arabistan’da %5-8 Şii nüfus olduğu göz önüne alınırsa İran’ın neden Şii argümanını kullandığı sorusuna cevap bulabiliriz. Bu yüzden İran kısa orta ve uzun vadede hesaplar yaparak adım adım iç siyasal bütünlüğü sağlama, Şiiliğin köklerini derinleştirme  ve bölgesel güç  hayalini adım adım gerçekleştirdiğini görmekteyiz.

Orta Doğu’da Şii nüfus oranları

Irak’ta %60-65, Bahreyn’de %70, Lübnan’da %35, Kuveyt’te %24-30, Katar’da %16-20, Birleşik Arap Emirlikleri’nde %16-18, Suriye’de %10-16 (Nusayri) ve Suudi Arabistan’da %5-8 Şii nüfus vardır.

♦ İran dış politikasına İran’daki Türk nüfusun etkisi

İran’ın ilk olarak iç siyasal bütünlüğü sağlama isteğinin arka planın da aslında içerdeki Türk nüfusu izole etme ve susturma planları yatmaktaydı.

Tarihe şöyle geri dönüp baktığımızda Batı’nın, özellikle de o dönemde İngiltere ve Rusya, Osmanlı ile beraber şuan İran topraklarında hakim  olan Kaçar Türk Devletini (1794-1925) hedef almışlardır. Kaçarlar; 19.yüzyıl boyunca doğudan İngiltere’nin Hindistan kumpanyasının, kuzeyden ise Rusya’nın doymak bilmeyen tehditleri ile karşı karşıya kalmıştır. 19. yüzyılın ortalarında yani 1850’li yıllarda Kaçarların çağdaş ordusu olan Azerbaycan ordusunun Afganistan’da yenilmesi ve Afganistan’ın Hindistan Sömürge Birliği’nin eline geçmesi, Kaçarları çıkmaza sokmuştur.

İran’ı taksim antlaşması

İngiltere ile Rusya gibi iki emperyalist güç arasında Kaçar Devleti ve arazisi üzerine kendi egemenliklerini kurma uğrunda 50 yıl rekabet devam etmiştir. Sonunda Meşrutiyet hareketi döneminde yani 1907 yılında İngiltere ile Rusya arasında Kaçar Türk Devleti’nden gizli tutulan bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma (İran’ı taksim antlaşması) İran’ı iki denetim alanına bölüyordu. Antlaşma gereğince kuzey taraf Rusların, güney taraf ise İngiltere’nin denetimine veriliyordu.

Antlaşmaya göre sınırlar İran’ın Kasr-ı Şirin bölgesinden başlayarak Kuzey Isfahan ve Horasan’ın Sarahs bölgesinden geçerek Afganistan’ın Haf Dağları’na kadar uzanıyordu. Kaçar Türk Devleti, ülkeyi İngiltere ile Rusya arasında iki denetim bölgesine ayıran bu gizli anlaşmadan, 10 yıl sonra haberdar olmuş ve çok sert bir biçimde buna karşı çıkmıştır.

İran ve Kaçar Türkleri

Kaçarlar 1. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı tercih etseler de savaş ülkeyi sarmıştır. İngiltere hem savaş galibi olarak hem de İran üzerine en güçlü rakibi olan Çarlık Rusya’sının devrilmesinden istifade ederek Kaçar Türklerinin egemenlik alanında kendi egemenliğini kurma hedefini yürürlüğe sokmuştur. İngiltere, Kaçar Türk Devleti’ne ve İran Türklerine en büyük sarsıcı darbeyi ikinci kez bilerek yaratılmış açlıkla vurmuştur.

Bu açlık 1917-1920 yılları arasındaki dönemde vuku bulmuştur. Bu, bir bakıma 3-4 milyon insanın bir bakıma da ülke nüfusunun yarısına yakın kısmının yok olmasıyla sonuçlanan dünyanın en büyük soykırımıdır diyebiliriz.

Açlıkla soykırım mı?

Bu açlık esasen İran’da Türklerin çoğunlukta yaşadığı Tebriz, Urmiye, Erdebil, Hamedan, Zengan, Sungur, Kum, Erak gibi bölgelerde daha sarsıcı olmuştur.

İngiltere; bu soykırımla Kaçar Türk Devleti’ni ve ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Türkleri mağlup duruma düşürerek azınlık Farsların egemenliğine dayalı sömürgeci “Pehlevi” devletinin kurulmasını sağlamıştır. Rıza Pehlevi’nin ilk icraatı, tamamen Türklüğe karşı koymak olmuştur. Bütün devlet işlerinde; yasama, yürütme ve yargıyla eğitim sisteminde Farsçayı hâkim kılarak Türk dilini yasaklamıştır. Sloganı, “Tek dil, tek millet; o da İran-Pers, Pers-İran” şeklindedir.

Pehlevi daha sonra kendi ekibi arasında ülkenin adını tartışmaya açmıştır.

Ülkenin adıyla ilgili tartışmalar

Ülkenin adıyla ilgili tartışmalar, “Mamelekü’l-Mahruse”, “Pers-Persian” ve “İran” tercihleri üzerinde sürdürülmüştür. Tartışmaların sonucunda 1935 yılında ülke adı “İran” olarak hem Temsilciler hem de Sena Meclisinde onaylatılarak yürürlüğe konmuştur. İlk kez ünlü tarihçi Seid Nefisi bu konu hakkında “Bundan sonra ülkemizin adı İran’dır.” başlıklı makalesini yayımlamıştır. Bu karar öncesi ülkenin adı Türk sülalesi adlarıyla anılmıştır.

Elbette nüfusunun yarısına yakını Türk olan bir ülkede Türk nüfusun baskı altına alınması ve sindirme politikaları devam etmiştir.

♦ İran dış politikasında liderlerin etkisi ve  Pan-İranizm’in kırılma ve gelişim süreci

⇒ Humeyni dönemi İran dış politikası (1979-1989)

3 Aralık 1979-3 Haziran 1989 tarihleri arasında Ruhullah Humeyni İran dini lideri (İmam) olarak görev yapmıştır.

Devrim sonrası Humeyni, Şah’ın gerek iç politikada gerekse dış politikada uyguladığı politikalara tepki olarak “Büyük şeytan” argümanını kullanarak Batı karşıtı bir dış politika uygulamasına gitti. Şah’ın politikalarının tersine ABD ile bağları koparmış, bunun bir yansıması olarak da ABD Büyükelçiliği’nin basılması olayı gerçekleşmiştir.

Humeyni’nin devrimden önce 1 Aralık 1978 tarihli bildirisinde kullandığı “İslam’ı korumak için kanınızı feda ediniz ve bu kutsal Muharrem ayında tiran ve asalakları deviriniz” söylemi ve bu durumu destekleyen daha sonraki politikaları bölgedeki özellikle Şii nüfuslu ülkeleri tedirgin etmiştir.

Elbette bu söylemler İran’ı bölgede yalnızlaştırsa da özellikle Şii nüfus için bir cazibe merkezi olmuş ve ezilen sömürülen mağdur ülkeyi oynayarak, onların sempatisini kazanmıştır. İran dış politikasına yeni revizyonist bir kimlik kazandıran Humeyni, Şii dünyasını gözüne kestirmiş ve yeni yayılmacı bir takım argümanlar kullanmıştır.

Geçiş dönemi dış politikası

İran bu yeni geçiş döneminde (ki Soğuk Savaş dönemine denk geliyor) bloklar arasında bir tercih yapmadı, aksine Doğu ve Batı haricinde ülkelerinde olduğunu vurgulayıp tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla İran Humeyni döneminde kendini yalnızlaştırmış ve geçmişin yorgunluğunu yalnızlıkla atmaya çalışmıştır.

Humeyni dönemi İran dış politikası

İmam Humeyni’nin dış politikasının başlıca ilkesi Batı yanlısı çizginin bütünüyle terk edilmesi ve hem ABD’ye, hem de Sovyetler Birliği’ne karşı uzlaşmaz bir tutum alınmasıydı.

Humeyni bir konuşmasında, Türkçülüğü İslami öğretiye aykırı bir fikir olarak değerlendirdi (Sarıkaya, Yalçın, İran’da Milliyetçilik, sf.375).

⇒ Rafsancani dönemi İran dış politikası (1989-1997)

Ali Ekber Haşimi Rafsancani 1989-1997 arasında İran İslam Cumhuriyeti’nin 4. Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır.

Rafsancani dönemi dediğimizde ilk aklımıza gelen Humeyni’nin devrim argümanını kullanarak oluşturduğu dış politikayı bırakıp yerine daha revizyonist bir dış politika değişikliğine gitmesi olmuştur.

Bu dış politika değişikliğini etkileyen en önemli olay ise hiç şüphesiz İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bir yıl sonra başlayan ve 1988’e kadar süren İran-Irak Savaşı (1980-1988)’nın İran toplumunda derin sosyo-ekonomik etkiler bırakmasıdır.

Bu denli uzun bir savaş döneminden çıkan İran, savaşın ardından Irak’a nazaran daha avantajlı bir konum elde etmesine rağmen savaşta güç kaybeden birçok devlet gibi statüko politikası izlemeye başlamış; çatışmacı tavrını bırakarak dış politikasını işbirliği ve uzlaşı zemininde yürütmeye özen göstermiştir.

Savaş sonrasındaki koşullar, savaşın hemen ardından 1989’da cumhurbaşkanı olan Rafsancani’nin sahip olduğu dış politika vizyonu ile birleşince İran dış politikası realist paradigmadan uzaklaşarak daha ılımlı ve liberal bir kimliğe bürünmeye başlamıştır.1  

Elbette Rafsancani yeni dış politikayı dizayn etme yoluna girerken diğer taraftan da ülkedeki savaş sonraki durumu düzeltme yoluna gitmiş ve ülkenin imarında kayda değer ölçüde zaman ve para harcamıştır.

Rafsancani’nin dış politika arayışları

İran’ın gerek bölgesel gerekse de küresel düzeyde yalnızlaşması ve ötekileşmesi, Rafsancani’yi dış politikada uluslararası sisteme entegre olma amacına yöneltmiştir.

Ülkenin iç ve dış politikada yeniden yapılanmasını ifade eden bu değişim-dönüşüm süreci, İran’da 1989 sonrası dönemin “İkinci Cumhuriyet” olarak nitelendirilmesini beraberinde getirmiştir.2

Aynı periyotta meydana gelen Sovyetler Birliği’nin dağılması (1991) ve Kuveyt Krizi (1990-1991) Rafsancani’ye İran için dış dünyaya kolay entegre olması için kaçınılmaz bir fırsat sunmuştur.

Özellikle Kuveyt kriziyle birlikte Irak’ın bölgede ve uluslararası arenada  saygınlığını  kaybetmesi İran’ın elini rahatlatmış ve bölgeye yönelik politikalarında yeni bir vizyon geliştirmesine neden olmuştur.

Tek kutuplu dünya ve İran’ın önüne  çıkan fırsatlar

Öncelikle, iki süper güçten biri olan SSCB’nin ortadan kalkmasıyla Orta Doğu, Orta Asya, Avrasya ve Kafkasya gibi dünyanın önde gelen stratejik coğrafyalarında jeopolitik bir boşluk meydana gelmiş; bu jeopolitik güç boşluğu, söz konusu coğrafyaların kesişim hattında jeostratejik bir konuma sahip olan İran’a bölgede etkin bir aktör olma fırsatı tanımıştır.

Haritaların yeniden şekillendiği bu dönemde Rafsancani, İran dış politikasını açılım stratejisi üzerine kurgulamış ve böylelikle Humeyni’nin devrim retoriği olan “ne Doğu ne Batı” yaklaşımından “hem Kuzey hem Güney” yaklaşımına geçmiştir.

Kısacası, Rafsancani döneminde İran sert ve keskin söylemleri bırakıp, dönemin koşullarını da değerlendirerek “yumuşak güç” uygulamalarına yönelerek “dört boyutlu” bir dış politika açılımı gerçekleştirmiştir.

Jeopolitik güç boşluğu ve İran

İki süper güçten biri olan SSCB’nin ortadan kalkmasıyla Orta Doğu, Orta Asya, Avrasya ve Kafkasya gibi dünyanın önde gelen stratejik coğrafyalarında jeopolitik bir boşluk meydana gelmiş; bu jeopolitik güç boşluğu, söz konusu coğrafyaların kesişim hattında jeostratejik bir konuma sahip olan İran’a bölgede etkin bir aktör olma fırsatı tanımıştır.

⇒ Hatemi Dönemi İran Dış Politikası (1997-2005)

Rafsancani çizgisinin bir ileri aşamasını temsil eden Hatemi, Rafsancani’nin iç ve dış politikada düşünsel ve kısmen de pratik zeminde gerçekleştirdiği kırılmayı kopuşa dönüştürmeye çalışmıştır.

Bir başka ifadeyle, Rafsancani’nin başlattığı reformist ve pragmatik politikaları kuramsal düzlemde de zenginleştirmesidir. Bu bağlamda Hatemi, iç politikada “İslami demokrasi” kavramsallaştırmasıyla İslami rejimi ve demokrasiyi birleştirmeyi amaçlamış, dış politikada ise uluslararası topluma ve dünya ekonomisine entegrasyonu hedefleyerek Humeyni döneminin izolasyon politikalarından daha da uzaklaşmıştır.4

Hatemi ve medeniyetler çatışması tezi

Hatemi, Amerikan dış politikasının kuramsal perspektifini oluşturan düşün adamlarından Huntington’un 1993’te ortaya koyduğu ve Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin medeniyetler arası çatışmaya dayanacağını öngören “Medeniyetler Çatışması” tezinin aksine diyalog eksenli bir anlayışla farklı medeniyet havzaları arasındaki ilişkilerin işbirliği ve uzlaşmaya dönüşebileceğinin altını çizmiştir.

Realist kuramın bir izdüşümü şeklinde yorumlanabilecek medeniyetler arası çatışma tezi yerine medeniyetler arası diyalog ve hoşgörüyü önceleyen Hatemi, 1998 yılında CNN ile yaptığı mülakatta bu teorik bakış açısına yer vermiştir.

ABD ile İran arasındaki düşmanlığın ortadan kaldırılmasını vurguladığı konuşmasında güvensizlik üzerine kurulan ilişkilerin değiştirilmesi gerektiğini belirterek ABD ile uzlaşı, diyalog ve barış sürecini bir an önce başlatmak istediğini ifade etmiştir. Mülakatın devamında Amerikan halkından “Büyük Amerikan Halkı” olarak bahseden Hatemi’nin bu tavrı, söylemsel boyutta İran’ın devrim sonrasında ABD’ye karşı geleneksel tutumunda önemli bir kırılma noktası olmuştur.5

İran’ın Batı’ya yaklaşması

İran, Batı’yla yakınlaşmasının yanısıra Birleşmiş Milletler (BM), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EĐT) ve İslam Konferansı Örgütü (ĐKÖ) gibi uluslararası kurumlarda önemli roller alarak bir taraftan dünya ekonomisine ve uluslararası sisteme entegre olmayı, diğer taraftan da bölge ülkelerinde güven ve istikrar tesis etmeyi amaçlamıştır.

Özellikle de Hatemi’nin dört yıllık başarılı ĐKÖ Başkanlığı, Arap-İslam dünyasıyla arasındaki tansiyonun düşürülmesi açısından İran’a önemli bir fırsat vermiştir. Keza bu dönemde İran, ĐKÖ üyesi ülkelerle ikili ilişkilerini geliştirmiş ve Aralık 1997’de Tahran’da gerçekleştirilen İKÖ’nün 8. Zirve Konferansı’nda dış politikasının yeni parametrelerini açıklama ve bu konuda bölge ülkelerini ikna etme imkânı bulmuştur. Bununla birlikte dini lider Ali Hamaney de İran’ın bölge ülkeleri tarafından askeri ve ideolojik tehdit unsuru olarak algılanmasını istemediklerini net bir şekilde dile getirmiştir.

Kısacası Hatemi dönemi İran dış politikasının stratejik hedeflerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Ülkeyi uluslararası topluma entegre etmek, ABD ve Avrupa ile ilişkileri revize etmek, Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle uzlaşma sağlamak, Türkiye ve diğer komşu devletler ile yakınlaşmak,  Nükleer enerji sorununda Fransa, Almanya ve İngiltere ile müzakereler yapmak, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’yla işbirliğinde bulunmak,  Çin ve Rusya ile yapıcı ilişkiler kurmak.6

⇒ Ahmedinecad Dönemi İran Dış Politikası (2005-2013)

Ahmedinecad dönemi, İran dış politikasının yaşadığı yeni bir kırılmanın diğer adıdır.

Şöyle ki ; Genç kuşak devrimci-radikal muhafazakâr akımın lideri olan Ahmedinecad, Rafsancani ve Hatemi önderliğindeki ılımlı-liberal muhafazakâr çizgiden farklı bir siyasi duruşun temsilcisidir. Ahmedinecad dönemini, Humeyni döneminin bir izdüşümü olarak düşünebiliriz. Çünkü ABD ve İsrail karşıtlığı, nükleer görüşmeler konusundaki uzlaşmaz tavrı, dini değer ve motiflere vurgu yapması nedeniyle Humeyni dönemini hatırlatmaktadır.

İki devlet adamının da dünya görüşleri birbirine benzemesine rağmen Ahmedinecad yönetimi dış politika anlayışının Humeyni döneminden temel farkı, dış politika hedefleri arasında devrim ihracı boyutunu ön plana çıkarmamasıdır. Bu da Ahmedinecad’ın ilk döneminde (2005-2009) İran’ın bölgedeki diğer Müslüman ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesine katkı sağlamıştır.7

Ahmedinecad’ın iktidara gelmesinde ve cumhurbaşkanı olduktan sonra İran dış politikasının Rafsancani ve Hatemi çizgisinden uzaklaşarak Humeyni anlayışına yönelmesinde uluslararası sistemde meydana gelen kırılmalar da büyük rol oynamıştır.

Bu perspektiften bakıldığında 11 Eylül olaylarının sistemik etkileri, Ahmedinecad ekibini iktidara hazırlayan ve taşıyan temel değişkenler arasındadır.

Çünkü daha önce de belirtildiği gibi uluslararası ilişkilerde paradigma dönüşümüne neden olan 11 Eylül saldırılarının hemen ardından başta ABD olmak üzere birçok devlet, yeni dış politika parametrelerini tehdit odaklı oluşturmaya ve güvenlik anlayışına dayalı davranış modellerine yönelmeye başlamıştır.

İran’ın kuşatılmışlık korkusu

ABD’nin 2001’de Afganistan, 2003’de de Irak’a girerek İran’ı Doğu-Batı ekseninde çevrelemesi, neo-con’ların sıranın İran’a geldiği şeklinde yorumlanan radikal söylemleriyle birleşince İran’da politik-psikolojik kuşatılmışlık sorunsalı yeniden gündeme gelmiştir. Keza ABD’nin bu çatışmacı tavrı, tarihte birçok kez işgale uğrayan İran halkı üzerinde derin bir psikolojik baskı oluşturmuş ve seçmen kitlesini Ahmedinecad’a yönlendirmiştir.

Dolayısıyla diyalektik bir mantıkla yorumlandığında ABD yönetimindeki sertlik yanlısı Evanjelist ve neo-muhafazakâr grubun, Hüccetiye’nin desteğindeki Ahmedinecad yönetimine iktidar yolunu açtığını söylemek mümkündür.

Üstelik Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanlığının ilk döneminde gerek İran’ın izlediği ABD ve İsrail karşıtı politikalar, gerekse de ABD ve İsrail’in izlediği İran karşıtı politikalar, Hüccetiye grubu ile Evanjelistlerin ortak paydada buluştuklarını göstermektedir.8  Ahmedinecad yönetiminin sözkonusu dış politika anlayışı bir yandan ABD ve İsrail karşıtlığı temelinde gelişirken, diğer yandan da Evanjelist grubun “Mesihçi” yaklaşımına özdeş bir nitelik taşımaktadır. Öyle ki, “Mesih’in bir an önce dünyaya gelmesinin sağlanmasını” savunan Evanjelistler ile “Mehdi’nin bir an önce dünyaya gelmesinin sağlanmasını” savunan Hüccetiye grubunun birbirlerinin tezlerinden beslendiği söylenebilir. 9

Ahmedinecad ve Şiilik

Ahmedinecad yönetiminin, Şiilik bayrağının İran jeopolitiğindeki ana konumunu korumaya ve daha ileri taşımaya çalıştığı söylenebilir.

Çünkü bölgenin dinamiklerini kökünden etkileyecek söz konusu “geçiş süreci” de İran’ın bölgesel politikalarını Şii eksenli kurgulamasına imkân vermiştir.

Şöyle ki İran’ın hayata geçirdiği bölgesel enstrümanların zaman ve mekân açısından uygun bir zemine sahip olduğu belirtilebilir.

İran’ın kuşatılmışlık korkusunun azalması

Üstelik Irak’ta Şii odaklı iktidarın bulunması, bölgedeki istikrarsızlığın petrol fiyatlarını artırması, İran nükleer programının uluslararası gündemden uzaklaşması ve ABD askerlerinin Irak ve Afganistan’dan çekilmesiyle İran’ın kuşatılmışlık ve sıkışmışlık psikolojisinin azaldığı olması göz önünde bulundurulduğunda Tahran yönetiminin bölgedeki manevra alanını genişlettiği düşünülebilir.

Buna karşın İran’ın izlediği Şii politikasının Şii-Sünni çatışma riskini içermesi, Suriye krizinde olduğu gibi bölgedeki değişim-dönüşüm sürecinin İran ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmesi ve bölgedeki toplumsal hareketlerin İran muhalefetinin elini güçlendirmesi gibi İran dış politika yapımı için “Harici olumsuz etmenler”  İran’ın hareket serbestisini sınırlamıştır.

⇒ Hasan Ruhani ile 2013 sonrası İran dış politikasında yeni bir çizgi

Reformcu kimliğiyle tanınan Ruhani’nin, “ılımlı politika” sloganıyla katıldığı Cumhurbaşkanlığı yarışını kazanmasının ardından, gerek iç gerek dış basında ABD ve Batı ile ilişkilerde yeni bir döneme girileceği yönünde beklenti hakim idi.

Ancak İran’ın devlet otoriteleri her defasında, ülkenin dış politikası, nükleer programı ve ABD ile olası müzakere yetkisinin yalnızca dini lider Ayetullah Hamaney’de olduğunu, hükümetler değişse bile temel siyasetlerde bir değişiklik olmayacağını vurguluyorlardı.

Amerikan Temsilciler Meclisi İran’ın yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhanî’nin görevi devralmasından iki gün önce, Ağustos ayı başında, yeni bir yaptırım paketini onaylamış olmasına rağmen Hasan Ruhanî, ilk turda cumhurbaşkanı seçildiği 14 Haziran’dan bu yana ABD ile ilişkilerinin düzelmesi noktasında son derece itidalli ve ılımlı hareket etmektedir.

Ancak Ruhanî’nin attığı ve atacağı adımların karşılığını bulup bulamayacağı o dönemde soru işareti olarak durmaktaydı. 

Zira, hem dini lidere bağlı ve karmaşık İran siyasi yapısı hem de bitmek tükenmek bilmeyen İran-İsrail karşıtlığının kaybettirdiği güç ve zaman, bu çabanın tıpkı Hatemi döneminde olduğu gibi yine sözde kalabileceği ihtimalini akıllara getirmekteydi.

İran’ın tehdit değerlendirmesi

“Güç ikilemi”  bağlamında bölgede birbirinden beslenen İran ve İsrail’in tarihsel çekişmesini ne derece bir tarafa bırakacağı, İran’ın ulusal çıkarlarına tehdit oluşturduğu gerekçesiyle İsrail ve ABD karşısında nükleer silahlanmaya hız vermesi eleştiriliyordu. İran karşıtlığını besleyen tüm aktör ve unsurların da benzeri reel politik tepkilerle aynı savunma teknolojilerine yatırım yapıyor oluşu kabul edilemez olarak vurgulanmaktaydı.

Bunca yaptırımlara rağmen, yaptırımlara neden olan hamlelere İran kesintisiz devam etmiş hatta hız kazandırmıştır. Bununla birlikte geçmişin işgal hafızası İran’daki mevcut iktidarı baskı altında tutmakta ve ekonomik sıkışmışlık çemberinde nefes almasını engellemektedir.

İranlı siyasetçi, diplomat ve akademisyen olan Hasan Ruhani yapısı gereği ağırlığı dış politikaya vermekte ”İletişimin olduğu yerde etkileşim, etkileşimin olduğu yerde de iletişim olur” mantığı ile hareket eden ılımlı ve itidalli dış politika mantığı ile hareket ederek gerek Batı gerekse bölge ülkeleriyle iletişimi ön planda tutmaktadır.

Bu ılımlı adımların bir yansıması olarak (5+1) grubu ile yeni adımların atılması hem ambargoların kalkması hem de İran’a uluslararası arenada bir hareket serbestisi alanı oluşturmuştur. 

⇒ İngiltere ve İran’ın Orta Doğuda ortak çıkarları

İngiltere’nin bugün bölgeyle neden ilgili olduğunu anlamanın en iyi yolu geçmişle bugünün çıkar ilişkisinin denklemini iyi kurmak gerekmektedir. Bu bağlamda İran’ın bugün hakimiyet alanına katmaya çalıştığı özellikle Irak ve bölgedeki Şii nüfusun olduğu diğer ülkeler üzerinde devam eden İngiliz gizli varlığı bu iki ülke arasında “ortak çıkar paydalı” yeni bir politikanın oluşumunun habercisi olduğu görülmektedir.

İngiltere’nin bölgeye gelişi

İngiltere’nin bölgeye gelişi 19.asırda olmuştur. Bölgedeki temsilcilerinin raporlarında Dicle ve Fırat nehir yolunun Süveyş Kanalı Kızıldeniz yolundan daha kısa ve daha emniyetli olduğu vurgulanmış İngiliz dışişleri bakanı  Lord Palmerston bölgeye bir keşif heyeti göndermiştir. O sırada Mehmet Ali Paşa ve  Mısır gailesiyle uğraşmak durumunda olan Osmanlı devleti İngilterenin baskılarına boyun eğmek zorunda kalmış ve Emperyalist amaçlara göz yummuştur.10

İngiliz hükümeti daha sonra da bölgeye ilgisini kesmemiş ve bölgeye keşif heyetleri göndermiştir.

Bu heyetlerden Aşiretlerle ilişki kurularak Bölgeyi İngiliz nüfuzu altına almayı ve Basra Körfezi ile Suriye sahilleri arasındaki posta ulaşımını kolaylaştırmaları istenmiştir.

Basra ile Halep arasındaki İngiltere postasının çöl yolu 1833 te iptal edilmişse de 1836 da tekrar açılmıştır. Bu yol  Beyrut’tan başlayarak oradan da Şama ve oradan da Hil’e ulaşır sonrada Basra’ya varırdı. Buradan itibaren postalar deniz yoluyla Bombay’a ulaşırdı. Bu yolun muhafazası İngilizlere binlerce sterline mal olmuştur.11

İngiltere’nin Irak üzerinde çalışmaları

İngiltere’nin Irak üzerinde çalışmalarının yoğunlaştırmalarının sebepleri üzerinde durmalıyız.

İngiltere’nin Doğu politikasının temeli hem ekonomik hem de stratejik olan Hindistan sömürgesini ve ona ulaşan yolları kontrol altında tutmaktı.

1808-1821 yılları arasında Bağdat konsolosluğuna tayin olunan J.Rich bölge halkı ile kaynaşıp Kürt reisleri ile birlikte İran sınırını dolaşmış Arap aşiret şeyhleri ile ilişkiler kurarak onları Bağdat hükümetine karşı kışkırtmıştır.

1823-1842 tarihleri arasında Bağdat konsolosu olarak görev yapan  J. Taylor zamanında İngilizler bölgede en rahat şekilde çalışıp en fazla imtiyaz sağladıkları dönem olmuştur.12

Bölgede İngiltere hakimiyeti

İngiltere bölgede 1. Dünya savaşı sonunda etkinliğini kaybetmeyerek 1920 de Irak’ı manda yönetimine almıştır.1932 yılına kadar da bu hakimiyeti devam etmiştir.

Bu kısa süre içinde İngiliz dili ve kültürünü Iraklılara kuvvetle empoze eden İngiltere oradan ayrıldıktan sonra da kendine sempati ile bakan nesillerin yetişmesini sağlamıştır. İngilizler menfaatlerini o denli sahiplenmişlerdir ki bu gün bile nüfuz alanlarındaki değişmelere anında tepki vermektedirler.13

Makalede daha öncede ifade edildiği gibi İran’ın bölgede etkin bir politika izleyebilmesi için bir argüman üzerinden hareket etmesi gerekmekteydi. İran, Irak’ta bulunan Şii’ler için kutsal olan Kerbela, Necef, Kazımiyye ve Samarra gibi bölgelerin kontrolü tüm Şii dünyasının kontrolü anlamına gelmekte olduğu için OrtaDoğu politikalarını genel anlamda Irak merkezli bir etki alanı oluşturma yoluna geliştirmeye çalışmaktadır.

Hem İngiltere’nin hem de İran’ın bölgede istemeyeceği, başka bir ifadeyle, geçekleşmemesi yönünde üzerinde ortak irade sergiledikleri nokta hiç şüphesiz Türkiye’nin bölgede etkin olmasıdır.

İran’ın Yeni Vizyon Politikaları ve Global-Bölgesel Güçlerle ilişkisi  

♦ ABD-İran ilişkileri:

Devrim sonrası ABD ve İran ilişkisi ilk olarak 4 Kasım da Devrimi destekleyen öğrencilerin ABD Büyükelçiliği’ni basması ile yani “Rehine krizi”koptu. Bu krizde 52 ABD’linin 444 gün boyunca elçilikte rehin tutuldu. 

ABD rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İran’ın dondurulan hesaplarının yeniden aktif hale getirileceği sözü verdi. Rehineler serbest kaldı. Olay ABD ve İran ilişkilerinin İslam Devrimi’nin ardından izleyeceği seyri de belirledi.

ABD’nin İran’a yaptırımları başladı ve ilişkilerdeki soğuma rehine krizinden sonra hızlandı.

1986 yılına gelindiğinde ise ilişkiler farklı bir boyut kazandı. Çünkü ABD’de Ronald Reagan yönetiminin İran’a silah ambargosuna rağmen silah sattığı ortaya çıktı.

Reagan yönetiminin amacı

Reagan yönetiminin amacı silah geliriyle Nikaragua’da solcu hükümeti devirmek için savaşan gerillaları desteklemek ve İran’da rehin tutulan yedi ABD vatandaşının serbest kalmasını sağlamaktı.

Bu tarihten iki yıl sonra vahim bir olay meydana geldi. İran-Irak Savaşı sırasında, Hürmüz Boğazı’nda bulunan bir Amerikan savaş gemisi, İran yolcu uçağını vurdu. Uçağın yanlışlıkla vurulduğu söylendi. 290 yolcu hayatını kaybetti.

90’lı yılların ortalarına gelindiğinde ABD terörizme destek verdiği ve nükleer silah üretmeye başladığı iddiasıyla İran’a petrol ve ticaret yaptırımları uygulamaya başladı.

İran suçlamaları reddetmesine rağmen Batı medyasında İran aleyhine kara propagandalar devam etti.

2000’li yıllar ve sonrası ABD-İran ilişkileri

2000’li yıllardan sonra ABD Başkanı George Bush; Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şeytan ekseni ülkeleri” olarak adlandırdı.

Bush üç ülkeyi uzun menzilli füze çalışmalarından dolayı suçladı.

Bu açıklama İran’da hem liberallerden hem de muhafazakârlardan tepki gördü.

ABD’nin tepkisine rağmen Rus teknisyenler İran’ın ilk nükleer reaktörünün inşaatına Buşehr kentinde başladı.

Bu dönemde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) yetkilileri ile görüşmeler yürüten Tahran, uranyum zenginleştirmeyi durdurmaya söz verdi. Ancak 2004’te nükleer faaliyetlere yeniden başladı.

2005’te aşırı muhafazakâr Mahmud Ahmedinejad iktidara geldi. 2006’da ise İran, Natanz nükleer tesisini yeniden faaliyete geçirdi. BM tarafından 2006 yılından itibaren uygulanmaya başlanan yaptırımlara ek olarak, ABD İran’a sert yaptırımlar uygulamaya başladı. Bu yaptırımlar ABD’nin İran’a 30 yıl önce uyguladıklarının ardından en sert önlemler olarak kayda geçti.

Irak’a giden ilk İran cumhurbaşkanı

Mart 2008’de Ahmedinejad, 1979 İslam Devrimi’nin ardından Irak’a giden ilk İran Cumhurbaşkanı oldu. Irak Cumhrubaşkanı Celal Talabani ve Başbakan Nuri El Maliki ile bir araya gelen Ahmedinejad,  yabancı güçlerin ülkeden çıkmasını istedi.  Ahmedinejad, ülkesinin Irak’ın yeniden yapılandırılmasına yardım etmek istediğini söyledi ve bir dizi işbirliği anlaşması imzalandı.

2008 senesinde uzun menzilli füze denemesi yapan İran ayrıca uzaya roket fırlattığını duyurdu.

İran’a sert yaptırımlar

BM Güvenlik Konseyi daha sert yaptırımlar uygulama kararı aldı.

Ahmedinejad, ABD’de George Bush’un ardından başkanlık koltuğuna oturan Barack Obama’yı kutladı. Obama ise İran’ın nükleer programıyla ilgili önkoşulsuz müzakereler önerdi.

Ahmedinejad, Obama’nın teklifine “ABD ile diyaloğu karşılıklı saygı koşuluna dayalı olursa kabul ederim” yanıtını verdi.

Gazeteci krizi

Nisan 2009’da İran, ABD’li gazeteci Roxana Saberi’yi casuslukla  suçladı ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırdı.

Mayıs ayında buna karşılık  ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan bir rapor İran’ı ‘teörizmi destekleyen en aktif devlet’ ilan etti. İran iddiayı reddetti.  Nisan ayında İran’da hapis cezasına çarptırılan ABD’li gazeteci serbest bırakıldı.

Ocak: İranlı fizikçi profesör Mesud Ali Muhammedi’ye Tahran’da bombalı saldırı düzenlendi. Muhammedi hayatını kaybetti, hükümet ABD’yi ve İsrail’i suçladı.

Aynı yıl İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini yurt dışında gerçekleştirmesi için Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde uzlaşı sağlandı. Batılı ülkeler ise anlaşmaya şüpheyle yaklaştı. 

BM Güvenlik Konseyi İran’a dördüncü kez yaptırım kararı aldı.

Eylül: ABD vatandaşı Sarah Shourd , Shane Bauer  ve Joshua Fattal  Irak – İran sınırında yürüyüş yaparken casusluk gerekçesiyle İranlı yetkililer tarafından tutuklandı. İddiaları yalanlayan üç ABD’liden Shroud 2010’da, Bauer ve Fattal ise 2011’de serbest bırakıldı. ABD, sekiz İranlı yetkiliye insan hakları ihlallerinden dolayı yaptırım uygulamaya başladı.

2010 yılı müzakereleri

2010 Aralık ayında İran ve P5+1 ülkeleri arasında Cenevre’de yapılan müzakerelerde İstanbul’da Ocak ayında yeniden bir araya gelinmesi kararına varıldı.

2012 ABD, petrol ihracat gelirlerinin gizlendiği en önemli kurum olan İran Merkez Bankası’na yaptırımlar uygulamaya başladı. İranlılar ise ABD’yi Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit etti.

Şubat ayında ABD; Türkiye, Hindistan, Güney Kore, Malezya Güney Afrika, Sri Lanka ve Tayvan’ı İran’dan petrol alımını durdurmaları koşuluyla ekonomik yaptırımlardan muhaf  tuttu.

İran’da yeni bir dönemin başlangıcı

Haziran 2013’te; İran’da Ahmedinejad’ın görev süresinin dolmasıyla yapılan seçimleri reformcu siyasetçi Hasan Ruhani kazandı.

İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Ruhani, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, ülkesinin asla nükleer silah üretmeyeceğini söyledi. Ruhani sonuç odaklı ve birkaç ay içinde tamamlanacak yeni müzakere sürecine başlamak istediğini söyledi.

Aynı yılın Kasım ayın da Cenevre’de İran ile 5+1 ülkeleri arasında geçici bir anlaşmaya imza atıldı. Nükleer faaliyetlerin kısıtlanması karşılığında yaptırımların gevşetilmesini öngören anlaşmaya göre 20 Temmuz 2014’e kadar kapsamlı bir anlaşmaya ulaşması hedeflendi. 

İran ile 5+1 ülkeleri arasında Şubat-Temmuz 2014 arasında gerçekleştirilen yedi turlu müzakereler sonucunda taraflar arasında “derin farklılıklar” olduğu gerekçesiyle süreç dört ay uzatıldı.

Dört ay boyunca yürütülen müzakerelerde ilerlemeler kaydedilmesine rağmen kapsamlı bir çözüme ulaşılamadı ve müzakereler yedi ay daha uzatıldı.

Yaptırımların arttırılması çabaları

2015 Ocak’ta ABD Kongresi’nde Demokrat ve Cumhuriyetçi üyeler, İran’a uygulanan yaptırımların artırılması için yasa tasarısı sunmaya hazırlandı. Obama yasa kabul edilse dahi veto edeceğini açıkladı. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ABD’nin yeni yaptırım kararı alması durumunda, misilleme olarak uranyum zenginleştirme oranını arttıracaklarını söyledi.

İran ile 5+1 ülkeleri, 2 Nisan’da İsviçre’nin Lozan kentinde “çerçeve uzlaşmaya” vardıklarını ve kapsamlı anlaşma metnini 30 Haziran’a kadar yazacaklarını açıkladı.

Görüşmelerin öngörülen son günü olan 30 Haziran’da İran Dışişleri Bakanı Zarif, Viyana’da ABD Dışişleri Bakanı Kerry ile görüştü.

Müzakereler bir hafta uzatıldı. Bakan düzeyinde yoğun diplomasi trafiği başladı. İranlı ve 5+1 ülkeleri 12 yıllık sürecin ardından, 14 Temmuz’da, nükleer müzakerelerde tarihî anlaşmaya varıldı.14

♦ İran dış politikası ve Rusya ile ilişkiler:

İran ve Rusya arasındaki ilişkilerin tarihi 16. yüzyıla kadar dayanmaktadır. İran, Rusya ile 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay antlaşmaları imzalamış ve bugünkü Azerbaycan’ın önemli bir bölümü İran topraklarında kalmıştır.

Rusya’nın güney sevdası İran’ı sürekli rahatsız etmiş, İran, topraklarının Rusya tarafından işgal edeceği korkusuyla yaşamıştır. Ayrıca komünizm tehlikesi bölgedeki diğer ülkeler gibi İran için de ayrı bir tehdit unsuru olmuştur. Fakat SSCB’nin dağılması ile İran’ın Rusya ile kara sınırı kalmamış ve artık komünizm de ideolojik bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu gelişmelerden sonra İran-Rusya ilişkileri karşılıklı çıkar çerçevesinde gelişmeye başlamıştır.

İran-Rusya ilişkisinin birbirleri açısından önemini anlamanın en önemli yolu işbirliği yaptıkları alanları analiz etmekten geçer.

İran-Rusya işbirliği alanları

Öncelikle Hazar Deniz havzasının statüsü her iki devlet içinde hayati önem taşımaktadır. Bu iki devlet bu konu da karşılıklı bir çıkar ilişkisi geliştirmiştir.

İkinci olarak enerji alanında Batı’nın ambargolarına karşı her iki devlette birbirlerinin imdadına yetişmiş ve bu çıkmazdan en az hasarla kurtulmaya çalışmışlardır.

Üçüncül anlamda ise askeri işbirliğinden söz edebiliriz. İran birçok silahı Rusya’dan satın almakta Rusya açısından baktığımızda da İran iyi bir pazar konumundadır. Ancak son zamanlarda en çok askeri-teknik ilişkiler ve nükleer enerji konularında yapılan anlaşmalar karşımıza çıkmaktadır.

Her ne kadar daha öncede bahsettiğimiz gibi II.Dünya savaşı sonrası ABD nüfuz alanına giren İran, bulduğu her boşlukta Sovyetler Birliğiyle de yakınlaşmıştır. Bunun en somut örneği 13 ocak 1966 da SSCB, bu ülkede demir-çelik fabrikaları, otomobil fabrikaları ve doğal gaz boru hatları gibi büyük çaplı projeler gerçekleştirdi. Büyük ölçüde askeri malzeme satışı bu anlaşmadan sonra hız kazandı.

Devrim sonrası İran

İran, Devrim sonrası “büyük şeytan” ABD ve “küçük şeytan” Sovyetler birliğine karşı yeni bir söylem geliştiren ve “ne Doğu ne Batı” sloganıyla kendini uluslararası alandan soyutlamıştır. Ancak uluslararası sistemin yapısı İran’a fazla zaman vermemiş ve Özellikle SSCB ile ilişkileri yumuşatma yoluna gitmiştir.

İran, 1989’da Gorbaçov yönetimi ile nükleer alanda işbirliği kararı almış ancak SSCB’nin dağılmasından dolayı bu karar ertelenmiştir.

1995 yılında ise Boris Nikolayeviç Yeltsin yönetimi ile geniş kapsamlı bir nükleer işbirliği yapılmıştır. Bu antlaşma çeşitli çevreler tarafından korkuyla karşılansa da iki devlet nükleer araştırmalarda UAEA kurallarına uyacaklarını taahhüt etmiştir. Ayrıca aynı anlaşma ile Rusya ve İran uranyum zenginleştirme konusunda da anlaşmaya varmışlardır.15 

ABD, Rusya’nın İran ile olan iş birliğine sessiz kalmamıştır. Bu birlikteliği engellemek için 1995 yılında Rusya Başbakanı Viktor Çernomırdin ve ABD Başkan Yardımcısı Albert Gore arasında bir memorandum imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Rusya, İran’a olan silah satışını sınırlayıp yeni anlaşmalar yapmaktan kaçınacak ve 31 Aralık 1999 tarihinde silah satışını tamamen bitirecekti. Tüm bunlara karşılık ABD Rusya’ya mali yardımda bulunacaktı. Rusya’nın bu anlaşma sonrasında yaklaşık olarak 1 milyar dolar yardım aldığı tahmin edilmektedir.16

İran’a ABD tarafından uygulanan yaptırımlar, Rusya silah ticareti için iyi bir fırsat yaratmıştır. Bu bağlamda 2000 yılında Rus Savunma Bakanı Sergeyev İran’a gitmiştir. Sergeyev İranlı meslektaşı ile Askeri-Teknik Alanda İşbirliğiyle İlgili Fikir Birliği Memorandumu imzalamıştır . 12-15 Mart 2001 tarihleri arasında İran Cumhurbaşkanı Hatemi, Rusya’yı ziyaret etmiş ve İran ile Rusya Arasında Karşılıklı İlişkilerin Temelleri ve İşbirliği İlkeleri Antlaşması imzalanmıştır.17

ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgal etmesi ve İran

ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgal etmesi İran’ın bakış açısını değiştirmiştir. Kısa vade de bir işgal korkusu yaşasa da uzun vade hesapları için baktığında Irak’ın bölünmüş yapısı İran’a beklediği nüfuz alanını yaratmıştır. Ancak bu Rusya açısında bakıldığında İran da bulduğu karşılığı bulamamış ve Rusya’nın baskısı ve Ahmedinecad’ın Batı karşıtlığıyla birleşince Orta Doğu’da ki bu yeni komşu hiç hoş karşılanmamıştır.

Öncelikle Rusya’nın ve İran’ın bölgede neden ortak hareket etmesi gerektiğini daha iyi anlamak için birkaç ortak mesele:

  • ABD’nin Kafkasya ve Orta Asya’ya üs kurma isteği ve İran ve Rusya’nın bunu bir tehdit olarak görmeleri.
  • NATO’nun doğuya doğru genişlemesi.
  • Hazar enerji kaynaklarının büyük bir kısmının yabancılarda olmasına ve üçüncü ülkelerin bölgede olmalarına iki devletin de karşı olmaları.
  • İran’ın, Rusya’nın üye olduğu Şangay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olması.
  • Her iki ülkenin de yabancı gemilerin Fars körfezinde bulunmasına karşı olmaları ve sayılarının azaltılmasını istemeleri.
  • Bölgede güçlü bir Azerbaycan istememektedirler.
  • Her iki ülke de önemli petrol ve doğalgaz rezervlerine sahiptir ve bunları dış politika aracı olarak kullanmak, ayrıca yüksek fiyata satmak istemektedirler.
  • İki devletin de Filistin meselesine bakışları bir biriyle örtüşmektedir.
  • ABD müttefiki olan Türkiye’nin, Türki Cumhuriyetlerle olan ilişkileri gibi konular her iki ülkeyi bölgede ortak hareket etmeye sevk etmiştir.18

♦ İran dış politikası ve Çin ile ilişkiler:

Çin ve İran her alanda işbirliğini geliştirmek için 2000’ler den sonra karşılıklı olarak önemli anlaşmalar imzalamışlardır. Buna örnek olarak, 2014 yılı Eylül ayında Çin ve İran arasında imzalanan 4,5 milyar dolarlık anlaşma gösterilebilir.

Anlaşma gereğince İran Çin’e petrol ve kimya sanayisinin gelişiminde imtiyazlar tanımaktadır. Ayrıca Rusya’nın da ortak olduğu enerji alanında 12 projenin finansmanı planlanıyor. 2013 yılında iki ülke arasında ticaret hacmi 40 milyar ABD doları  iken her yıl bu rakamın katlanarak devam etmesi beklenmektedir.

Yeni güvenlik teşkilatı arayışları

ABD’nin bölgede askeri gücünü artırmak yönündeki politikasına tepki olarak ÇHC Cumhurbaşkanı Xi Jinping`in İran ve Rusya’nın katılımıyla Asya kıtasında yeni güvenlik teşkilatı kurulması ile ilgili önerisi dikkatlerden kaçmamaktadır.

Çin Cumhurbaşkanı tarafından bu teklifin Ukrayna’daki kriz döneminde dile getirilmesi, Pekin yönetiminin uluslararası kutuplaşmaya hiçte uzak durmadığının bir göstergesidir. Bu aynı zamanda bu ülkelerin ulusal çıkarlarını Batı’nın müdahalelerinden koruma girişimi olarak da değerlendirmek mümkündür.

Askeri alanda iki ülke arasında ilişkiler 1990’lardan itibaren gelişmeye başlamıştır.

2000’li yıllardan itibaren Çin İran’a nükleer başlıklı füzelerin hazırlanması için savunma nitelikli ürünler ihraç etmiş ve bu ABD’nin Çin şirketlerine yaptırımı ile sonuçlanmıştır.

2014 yılının Mayıs ayında Tahran ile Pekin arasında görüşmelerde askeri işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde anlaşmaya varılmıştır.

Çin askeri donanmasına ait iki askeri geminin 2014 yılı Eylül ayında ilk kez İran’ın güneyindeki Bender Abbas limanına gelmesi de iki devlet arasında mevcut olan askeri işbirliğinin geliştirilmesindeki ilgiye bir örnektir. Her iki devletin askeri gemileri ortak askeri tatbikatlarda yer almıştır. Bu iki ülke arasında stratejik işbirliğinin gelişme seviyesinin habercisidir.

İran dış politikası: Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’la İlişkiler

Öncelikle, bölgenin en önemli iki ülkesi olan Türkiye ve İran karşılıklı tarihsel rekabet ve mücadele eksenli bir siyaset izleyegelmişlerdir.

İki ülke ilişkilerinin tarihsel derinliğine girmeden son dönemdeki izledikleri siyaset üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışılacaktır.

Bu karşılıklı rekabetin yanında önemli derecede karşılıklı bağımlılıktan da söz etmek mümkündür. Türkiye petrol ve doğal gaz ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan karşılarken, ambargo altında yıllarca mücadele veren İran’ın imdadına büyük ölçüde Türkiye yetişmiştir.

Ancak Irak’ın işgali sonrası parçalanmış Irak’ta nüfuz alanı bulan İran Şii’ lik argümanı ile hareket etmesi ve Irak’ta yayılmacı bir siyaset izlemesi Türkiye’yi rahatsız etmiş ve özellikle Irak ve Suriye, iki ülke arasındaki rekabet alanına dönüşmüştür.

Özellikle son günlerde Musul’un kurtarılması yönünde yapılan mücadelelerde İran’ın desteklediği milis güçlerle Türk askerinin karşı karşıya gelebileceği gibi provakatif söylemler geliştirilmektedir.

İran ve İngiliz yanlısı Irak merkezi yönetimi ile aynı ağzı kullanan İran Başika’ da ki Türk askeri varlığından rahatsızlıklarını dile getirmektedirler.

İran’a uygulanan ambargonun kalkması

İran’ın üzerinden ambargoların kalkmaya başlaması İran’a özgüven kazandırmış ve Orta Doğu’da ki emellerini gün yüzüne çıkarmıştır. Bu gelişmeler elbette önümüzdeki günlerde gerginliğin daha da tırmanacağının bariz göstergesidir.

İran-Suudi Arabistan rekabeti

İran-Suudi Arabistan ilişkilerine baktığımızda tarihsel ve bölgesel rekabetin yeni olmadığını görmekteyiz.

Elbette en önemli argüman Sunni-Şii mezhepsel ayrışmasıdır. Bu ayrışma devrim sonrasında daha da derinleştiği görülür.

Devrimin ardından İran’ın bölgede Şii İslamcı hareketleri desteklemesinden endişe eden Suudi yönetimi, Körfez Arap Ülkelerinin İşbirliği Konseyi (KİK) kurulması gibi adımlar attı.

Riyad, 1980’lerde İran – Irak savaşında Suudi Arabistan Irak lideri Saddam Hüseyin’i destekledi. İki ülke arasındaki en önemli krizlerden birinde, 1987’de Mekke’de Hac sırasında Suudi güvenlik güçleriyle Şiiler arasında çıkan olaylarda yüzlerce Şii öldü.

Irak ve Suriye’de Şii etkisi

2003’teki ABD işgaliyle Saddam Hüseyin’in devrilmesi ardından Irak’ta kurulan ve ağırlıklı olarak Şii Iraklıların elindeki hükümetler İran’dan destek alması ve buna ABD’nin göz yumması bölgedeki Şii-Sunni geriliminin bilerek sistemli bir şekilde tırmandırılmaya çalışıldığının bir göstergesidir. Yine Suriye krizinde Suudiler silahlı İslamcı grupları, İran ise Beşar Esad yönetimini destekledi.

2015’te Suudi Arabistan’da Kral Selman Bin Abdulaziz iktidarın başına geçti ve İran’a karşı daha güçlü bir bölgesel politika izleyeceğinin işaretlerini verdi. Yemen’de Şii Husilerin isyanı sonucu Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi Suudi Arabistan’a sığınırken Riyad öncülüğünde Yemen’e hava operasyonlar başladı. Riyad Yemen krizinde Husileri İran’ın desteğiyle hareket etmekle suçladı.

Son yıllarda Batı ile İran arasındaki nükleer anlaşma yaşanan kısmi yakınlaşma, Şii İran’ın Irak ve Suriye’deki artan etkisi elbette Türkiye gibi Suudi Arabistan’ı da rahatsız etti.

İran-Mısır ilişkileri

İran ile Mısır arasındaki uzun yıllardır süren anlaşmazlıkların sebebi, Mısır’ın İsrail ile imzalamış olduğu Barış Anlaşması’ndan bu yana birbirlerini bölgesel dengeler içerisinde rakip olarak görmeleriydi.

Ancak Muhammed Mursi’nin 24 Haziran 2012’de Mısır’daki seçimleri ilk seçilmiş Başkan olarak kazanması ve Hüsnü Mübarek’in yerine geçmesi ikili ilişkilerde bir dönüm noktası teşkil etmiştir. İki ülke de gerek milli menfaatleri gerekse de bölgesel dengeler yüzünden bir yakınlaşma sürecine girmek istemiş olabilirler.

Ancak özellikle Mısır siyasetindeki iç ve dış politik engellerin İran ile geliştirilebilecek üst seviye münasebetleri büyük bir çıkmaza soktuğu söylenebilir. Mısır’da ki darbe sonrası İran Sisi yönetimini ilk tanıyan ülkelerdendi. Bu da İran’ın Batı’nın desteğiyle işbaşına geçmiş General Sisi’ye Batı ile aynı pencereden baktığının göstergesidir.

Bölgedeki İran’dan başka etkin güç olan Türkiye Cumhuriyeti, İran-Suudi Arabistan, Suudi Arabistan-Mısır ve İran-Mısır ilişkilerini yakından takip etmek durumundadır.

Sonuç:

Hiç şüphesiz son birkaç yüzyıldır sergilenmiş ve sergilenmekte olan birçok global düzeyde sonuçları ve etkileri olan emperyalist projelere tanık olunmaktadır.

Özellikle hegemon Batılı devletlerin kurgulayıp sergilediği, enerji kaynakları ve bunların geçiş güzergahlarının bir kaos ortamı yaratılarak yönetildiği görülmektedir.

Bu bağlamda enerji rezervlerinin büyük bir bölümünün bulunduğu ve bu enerjinin de özellikle batıya transferi bağlamında, tarihin Orta Doğu’ya biçtiği rolün önemi hiç şüphe götürmez bir gerçektir.

Batılılar İran’ı merkeze oturtarak, İran milliyetçiliğini, daha doğru bir ifadeyle “Şii-Fars İranlılık” temel alınarak, yeni bir Orta Doğu’yu şekillendirme projesiyle karşımıza çıkmaktadırlar.

İran’a yeni rol mü?

II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan “dünya düzeni gömleği”nin artık dünya milletlerine dar gelmeye başlaması;  kutuplaşmaları, yeni güç dengelerini ve elbette yeni çatışmaları da beraberinde getirmektedir.

Yeniden şekillenmeye başlayan güç dengeleri hiç şüphesiz enerjiyi ön planda tutacak, enerji rezervlerinin zengin olduğu ülkelerin önemi daha da artacaktır. Bu bağlamda, uluslararası politikalara yön veren güçler petrol ve doğal gaz rezervi bakımından zengin olan İran’a yeni bir rol biçmektedirler.

Yıllarca batılılar tarafından işgal korkusuyla yaşayan İran İslam Cumhuriyeti, Irak’ın ABD tarafından işgaliyle bölgesel rakibi olan Irak’ta yayılma fırsatı bulmuş ve etki alanı oluşturmaya çalıştırmaktadır. Buna paralel olarak ABD ve Batı tarafından ambargoların kaldırılması ekonomik ve siyasi anlamda ‘İran dış politikası’nın önünü açmıştır.

Orta Doğu bölgesinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ile sorunlar yaşayan İran, dış politikada çözümü, bölgede yeniden emperyalist amaçlarla etkinlik kurmaya çalışan İngiltere ile birlikte aramaktadır. İran’ın dış politikaasını uygularken köklü bir sömürge ve diplomasi geçmişi olan İngiltere’nin desteğiyle hareket etmesi önümüzdeki dönemde bölgesel etkinliğini daha da artıracağına işarettir.

Çok boyutlu politika

Diğer taraftan İran, yeni dış politikası gereği, Rusya ve Çin gibi önemli ülkelerle çok boyutlu ilişkiler geliştirmiş ve bu ilişkilerin boyutu artarak devam etmesi beklenmektedir.

Devrim sonrası genel çerçevesini çizdiğimiz ‘İran dış politikası’nın son günlerde geldiği noktanın en önemli yansıması hiç şüphesiz Türkiye ilişkilerinde kendini gösterecektir.

Özellikle 2000 sonrası AKP iktidarıyla bilindik çehresinden çıkıp, uluslararası ve bölgesel yeni arayışlar içerisinde olan Türkiye Batı’dan kopup Doğu’ya yüzünü dönmeye başlamıştır. Önümüzdeki dönemde yeniden deri değiştiren Türkiye ve İran’ın büyük devletleri ve uluslararası güç merkezlerini kullanarak bölgede bir satranç mücadelesi sergileyecekleri değerlendirilmektedir.

Yazan: Sefer GELEN

Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi

——————————————————————————

Kaynaklar:

1 Henry Sokolski, Patrick Clawson, “Getting Ready For A Nuclear-Ready Iran”, Strategic Studies Institute, US Army War College, 2005, http://www.strategicstudiesinstitute.army.mil/

2  Gökhan Çetinsaya, “Rafsancani’den Hatemi’ye İran Dış Politikasına Bakışlar”, a.g.e, s. 299-300.

3 R. K. Ramazani, “Iran’s Foreign Policy: Both North and South”, Middle East Policy, Vol. 46, No. 3, Summer 1992, s. 393-412

4  R. K. Ramazani, “Iran’s Foreign Policy: Independence, Freedom and The Islamic Republic”, içinde: Iran’s Foreign Policy: From Khatami To Ahmadinejad, Edited by: Anoushiravan Ehteshami and Mahjaob Zweiri, Ithaca Press, 2008, s. 9.

5 Suzanne Maloney, Iran’s Long Reach, United States Institute of Peace Press, Washington, 2008, s. 8-9.

6 R. K. Ramazani, R. K. Ramazani, “Iran’s Foreign Policy: Independence, Freedom and The Islamic Republic”, a.g.e, s. 10.

7 Arif Keskin, “Ahmedinecad Dönemi Đran Dış Politikası: Saldırganlığın Rasyonelleşmesi”, Stratejik Analiz, Sayı: 70, Şubat 2006, s. 76; ve Arif Keskin, “Đran, Ahmedinecad ve Radikal Muhafazakârların Doğuş Süreci”,

8 -9 İran’ın Dış Politika Vizyonu ve Jeopolitik Hedefleri, Atilla Sandıklı, Bilgehan Emeklier

Devamı…

10 Tarih dergisi –Irakta  Türk İngiliz rekabeti –CEZMİ ERASLAN

11 Mehdi Cevat  Bağdat’ta Kölemen hakimiyeti s.304 316

12 Tarih dergisi –Irakta  Türk İngiliz rekabeti –CEZMİ ERASLAN

13 Tarih dergisi –Irakta  Türk İngiliz rekabeti –CEZMİ ERASLAN

14 Kaynak: Al Jazeera ve ajanslar

15  Celalifer Ekinci, A. (2009), İran nükleer krizi, Ankara: Usak Yayınları.

16  Laçiner, S. ve Celalifer Ekinci A. (Ed.), (2011), 11 Eylül sonrası Ortadoğu, Ankara: USAK Yayınları

17  Tuncel, M.(Ed.) (2008), Ortadoğu’da güç savaşları hedef neden İran?. İstanbul: Etkileşim Yayınları.

18   Tuncel, M.(Ed.) (2008), Ortadoğu’da güç savaşları hedef neden İran?. İstanbul: Etkileşim Yayınları.

Devamı…

  • Arı, Tayyar, Basra Körfezi’nde Güç Dengesi (1978-1991), Uludağ Üniversitesi Basımevi, Bursa, 1992.
  • Arı, Tayyar, “İran Eski Dost Yeni Düsman”, 2023, Yıl: 4, Sayı: 47.
  • Arı, Tayyar, Irak, İran ve ABD: Önleyici Savas, Petrol ve Hegemonya, Alfa Yayınları, istanbul, 2004.
  • Arı, Tayyar, Uluslararası iliskiler Teorileri, Alfa Yayınları, İstanbul, 2004.
  • Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Türkiye İs Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983.
  • Cankara, Yavuz, Yeni Oyun: İran’ın Nükleer Politikası, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul,2005.
  • Dağcı, Kenan ve Sandıklı, Atilla (Editörler), Büyük Orta Doğu Projesi: Yeni Olusumlar ve Değisen Dengeler, Tasam Yayınları, İstanbul, 2006.
  • Davutoğlu, Ahmet, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2001.
  • Keskin, Arif, “Ahmedinecad Dönemi Đran Dıs Politikası: Saldırganlığın Rasyonellesmesi”,

Devamı…

  • Stratejik Analiz, Sayı: 70, Subat 2006.
  • Keskin, Arif, “Devrim Đçinde Yeni Bir Devrim Arayısı: Ahmedinecad ve Radikal
  • Muhafazakâr Akım”, Stratejik Analiz, Sayı: 69, Ocak 2006.
  • Knepper, Jennifer, “Nuclear Weapons and Iranian Strategic Culture”, Comparative Strategy, No. 27, 2008.
  • Lynch, Marc, “The Dialogue of Civilisations and International Public Spheres”, Millennium, Vol. 29, No. 2, 2000.
  • Ramazani, R. K. “Ideology and Pragmatism in Iran’s Foreign Policy”, Middle East Journal, Vol. 58, No. 4, Autumn 2004
  • Salihi, Emin, “Ortadoğu’da Olusan Yeni Dengeler ve ‘Sii Hilali’ Söylemi”, Bilge Strateji, Cilt: 2, Sayı: 4, Bahar 2011.
  • Sander, Oral, Siyasi Tarih: 1918-1994, Đmge Kitabevi, Ankara, 2009.
  • Sönmezoğlu, Faruk (Editör), Türk Dıs Politikasının Analizi, Der Yayınları, İstanbul, 2004.
  • Türkes, Mustafa ve Uzgel, İlhan (Derleyenler), Türkiye’nin Komsuları, İmge Kitabevi,Ankara, 2002.
  • Abrahamian, E. (2011). Modern İran Tarihi. (2. Bask ). Dilek Şengil (Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankas Kültür.
  • Ekinci, A.C. (2009, 12 Ekim). İran’ n Nükleer Teknolojiyle Tan şma Süreci ve Nükleer Program n n Tarihsel Arkaplan
  • Modern dünya sisteminde sermaye birikimi ve İran’ın enerji politikaları, Siret Hürsoy-Hatice Hande Orhon
  • İran’ın Dış Politika Vizyonu ve Jeopolitik Hedefleri –Atilla Sandıklı-Bilgehan Emekliler

——————————————————————————-

İnternet Kaynakları:

  • Adıbelli, Barıs, “iran’ın Avrasya Açılımı”, http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=33950
  • Akdevilioğlu, Atay, “İran’ın Orta Asya, Afganistan ve Azerbaycan Politikası”,http://www.stradigma.com/turkce/kasim2003/makale_04.html
  • Arı, Tayyar, “Washington’un Ortadoğu Politikası Yeni mi?”,www.tayyarari.com/download/eskiyazi/abdninortadogupol.doc
  • BP,http://www.bp.com/liveassets/bp_internet/globalbp/globalbp_uk_english/reports_and_publications
  • wikipedya

Anahtar kelimeler: İran dış politikası, İran, petrol, Pan-İranizm, ABD, Rusya, Türkiye, Ortadoğu, Dış Politika

Bir Cevap Yazın